Sanat Güneşi Zeki Müren, TRT İzmir Televizyonu’ndaki bir tören esnasında geçirdiği kalp kriziyle 65 yaşında hayata gözlerini yumalı tam 30 yıl oldu. 1950’li yıllardan itibaren dinleyicilerin kalbinde sarsılmaz bir yer edinen büyük usta, bu başarıyı sadece eşsiz sesine değil, şarkılarındaki yoğun duyguya da borçluydu. Bugün dahi “Gözlerinin içine başka hayal girmesin”, “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu” ya da “Bu böyle yarım kalmayacak, ikimizin de saçları ak, öyle durup bakışacağız” mısralarını işittiğimizde, hangimiz derin bir iç çekip anılara dalmıyoruz ki? Müren’in sesi, kuşaklar boyu süren aşk acılarına ve hüzünlere yarenlik etti. Peki, bu efsanevi sesin ardındaki yaşamın detayları neler?
Bursa’dan İstanbul’a Uzanan Sanat Yolculuğu
Zeki Müren, 6 Aralık 1931 tarihinde Bursa’nın Hisar semtindeki iki katlı ahşap bir hanede dünyaya geldi. Ailenin tek evladı olan sanatçı, ilk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamladı. Dedesi Hacı Mehmet Efendi’den miras kaldığı söylenen sesinin güzelliği, henüz ilkokul yıllarında öğretmenleri tarafından fark edilmişti. Lise eğitimini İstanbul’da tamamlayan Müren, ardından Güzel Sanatlar Akademisi Süsleme Sanatları Bölümü’nden mezun oldu.
Radyo Dalgalarından Gönüllere: Bir Yıldız Doğuyor
2001 senesinde vizyona giren ‘Vizontele’ filminde, 70’li yılların sonunda bir kasabaya televizyonun ilk kez gelişi anlatılırken belediye başkanı şu sözleri sarf ediyordu: “Radyoda Zeki Müren’i dinliyorsunuz ya, işte onu dinlerken hem dinleyecek hem de göreceksiniz.” Bunun üzerine Cem Yılmaz’ın hayat verdiği Fikri karakteri ise o meşhur soruyu soruyordu: “Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi?” Bu replik, sanatçının o dönemdeki devasa popülaritesini vurguladığı gibi, radyonun Müren’in hayatındaki, Müren’in de radyo tarihindeki benzersiz yerini simgeler.
TRT İstanbul Radyosu’nun solistlik sınavında birinci olan sanatçı, 1 Ocak 1951 tarihinde bir başka ismin rahatsızlanmasıyla radyoya davet edilerek ilk canlı yayın performansını sergiledi. Bu yayın öyle bir ilgi gördü ki, Müren adeta tek bir gecede şöhrete kavuştu ve parlak kariyerinin ilk adımları atılmış oldu. Aynı yıl içinde doldurduğu ‘Bir Muhabbet Kuşu’ sanatçının ilk plağıydı. İlk sahne konserini 26 Mayıs 1955 tarihinde veren sanatçı, yine aynı yıl ‘Manolya’ isimli bestesiyle Altın Plak Ödülü’nün ilk sahibi olma onuruna erişti. İstanbul Radyosu’ndaki programlarına 1965 yılına dek devam eden Müren; Maksim, Çakıl, Lunapark ve Köşk gibi ünlü gazinolarda hayranlarıyla buluştu, özellikle kadınlar matinesinde her kesimden dinleyiciye seslendi.
Sahne Sanatında Devrim ve Unutulmaz Kostümler
Zeki Müren, sıra dışı kostümleriyle her daim dikkatlerin odağındaydı. Yüksek topuklu pabuçları, işlemeli ve renkli ceketleri, pelerinleri ve gösterişli smokinleriyle yerleşik kalıpları zorladı. 1970 yılında sahneye mini etekle çıkması bazı çevrelerce eleştirilse de, 1971’deki mini şortlu sahne performansı o dönem için oldukça iddialı bir hamleydi. Sahne estetiğine getirdiği yenilikler arasında arka planda dekor kullanımı, el mikrofonu ile seyirciyle kurduğu yakın temas ve saz ekibinin tek tip kıyafet giymesi gibi öncü uygulamalar yer alıyordu.
Bodrum’un Sessizliği ve Sanat Müzesi
Bodrum, sanatçının en çok huzur bulduğu yerlerin başında geliyordu. Yaşamının son senelerinde şeker hastalığı ve kalp rahatsızlıkları sebebiyle Bodrum’daki hanesine çekilen Müren, gözlerden uzak bir hayat sürdü. Bu ev günümüzde Zeki Müren Sanat Müzesi adıyla kapılarını ziyaretçilere açıyor. Müzede sanatçının sahne kıyafetlerini, özel eşyalarını, aldığı ödülleri ve hayranlarından gelen mektupları incelemek mümkün.
“Tanınmış Bestekârlar Onun Sesi İçin Şarkılar Yazdı”
2014 yılında düzenlenen ‘İşte Benim Zeki Müren’ sergisinin küratörlüğünü ve sergi kitabının editörlüğünü üstlenen yazar Derya Bengi, sanatçının bu denli sevilmesinin nedenlerini şöyle açıklıyor:
“Zeki Müren kentlerde alaturka müziğin hakimiyetini sürdürdüğü ama yaşlandığı ve kendini yenileme enerjisini kaybettiği bir zaman diliminde, 1950’lerin başında genç bir yıldız olarak birdenbire doğdu. Önce radyodan yükselen, sonra plaklara, sinema filmlerine ve gazinolara taşan sesi alaturkanın ömrünü uzattı, ömrüne ömür kattı. Tanınmış bestekârlar onun sesinin ilhamıyla, o söylesin diye şarkılar yazdı. Zeki Müren yaşarken nostaljik bir figür olmadı. Yeri geldikçe modern düzenlemelerle Alevi- Bektaşi türküleri veya napoliten ve şanson aranjmanları söyleyerek, elinde rock’n roll plağıyla poz vererek, ‘Hair’ müzikalini övgüye boğarak çağına tanıklık etti. Sesine, müzik bilgisine, yorum gücüne ve eğlence dünyasının şatafatına güvenerek cinsel yönelimini binbir çeşit kostümle ve jestle teşhir etme cesareti ve imtiyazı kazandı.”
Tarihsel ve Güncel Bir Figür
Bengi, Cemal Süreya’nın şu sözlerini de hatırlatıyor: “Zeki Müren halk içinde hem hayranlık, hem de şakayla anılır. Ülkemizde hem çok büyük görülüp hem pek ciddiye alınmayan tek kişi o belki de.” Ancak Bengi’ye göre madalyonun öteki yüzü de var: “Müren de belki hayranlığın yanında ülkesine, halkına sonsuz bir şaka yapıyordu. Seçtiği varoluş biçimine yönelik küçük alaylardan, sataşmalardan sopa göstermelere, insan hakkı ihlallerine uzanan tehditlere karşı hâlâ hem tarihsel hem güncel bir kahraman bence.” Fatma Girik ise bu büyük ustayı “Allah bizi Zeki Müren’siz bırakmasın” sözleriyle özetlemişti.
Yeşilçam’ın da Paşası: Sinema Kariyeri
Zeki Müren, 1953 ile 1971 yılları arasında toplamda 18 sinema filminde rol aldı. İlk beyaz perde deneyimi olan ‘Beklenen Şarkı’ (1953) filminde Cahide Sonku ile kamera karşısındaydı. ‘Son Beste’ (1955), ‘Berduş’ (1957), ‘Bahçevan’ (1963), ‘Kâtip (Üsküdar’a Giderken)’ (1968) ve ‘İnleyen Nağmeler’ (1969) gibi onlarca klasikleşmiş yapımda oynadı ve bu eserlerde kendi eserlerini seslendirdi.
24 Eylül 1996 tarihinde 65 yaşında hayata veda eden Sanat Güneşi’ni, aramızdan ayrılışının 30. yılında saygıyla yad ediyor ve ona olan sevgimizin nedenlerini bir kez daha hatırlıyoruz.




