Bir kafenin dış masalarında otururken üzerimden plastik mermiler süzülüyor. Çok yakın bir noktada patlayan gaz bombasının sisi, masaların arasına kadar dağılıyor. Kahvemi getiren garson, “Bir sürecin içindeyiz,” diyerek servis yaptıktan sonra diğer müşterilerle ilgilenmeye devam ediyor.
Neler Yaşanıyor?
Hemen yan masada bir üniversite öğrencisi, sınav döneminde okullarının aniden kapatılıp üç gün sonra tekrar eğitime açılmasından dert yanıyor. Başka bir köşede ise bir siyasetçinin tutumu tartışılıyor; geçmişte adalet yürüyüşüne öncülük etmiş bu ismin, kendi partisinin genel merkezini gaz bombalarıyla basmasındaki ahlaki durum sorgulanıyor.
Önümden geçen bir işportacı durup satış yapmaya çalışırken gülümseyerek, “Bütün bu olumsuz gözüken şeyler, gör bak olumlu şeylerin önünü açacak” diyor. Ardından bilgece bir tavırla ekliyor: “Her şeyin nihai etkisini çok sonra görür, anlarız”. Bu şahit olduklarım ve duyduklarım üzerimde ağır bir yük oluşturuyor; yerimden kalkıp yürümeye başlıyorum fakat bir türlü ilerleyemiyorum. Adeta bitmek bilmeyen bir “şimdi” kavramının içine hapsolmuş durumdayım. Tek kurtuluş yolunun balıkçılar kahvesine gitmek olduğuna karar veriyorum.
Zaman Nerede ve Nasıl Akmaya Başlar?
Oraya nasıl ulaştığımı pek hatırlamıyorum. Ancak Osman Abi’nin ikram ettiği çaydan bir yudum alınca zihnim berraklaşıyor ve zaman yeniden akmaya başlıyor. Kişi, ancak geçmişten geleceğe uzanan bir zaman çizgisinin içindeyken varlığını hissedebiliyor. Fakat kabul etmek gerekir ki, toplumun büyük bir kısmı geçmiş ve gelecek yokmuşçasına sadece “şimdi”ye sıkışmış bir hayat sürüyor. Zaman akışı durduğunda, insanın ruhundaki boşluk onu yavaş yavaş yutmaya başlıyor ve hiçbir şey anlam ifade etmemeye başlıyor.
Anlık yaşamak, sadece eylemde bulunmayı getiriyor; “olmayı” değil. Guntrip, ‘Şizoid Görüngü’ isimli eserinde bu durumu farklı bir boyutta ele almıştı: Bir şeyi yapmakla bir şey olmak aynı kavramlar değildi. “Olma” hali gerçekleşmedikçe yapılan her şey geçici kalıyor ve bir anlama ulaşamıyordu. İnsanlar boşluk hissiyle mücadele ederken, hayata yetişememe kaygısı içinde varoluş sancıları çekiyor; bu yüzden her ne yaparlarsa yapsınlar hep geç kalmışlık hissi yaşıyorlardı.
Kişi Ne Zaman Anlamlı Bir Varlığa Dönüşür?
Balıktan yorgun dönen Macit Amca masama oturduğunda, “Hayırdır evlat, rengin solmuş, kötü bir şey mi oldu?” diye sordu. Ben de gülümseyerek, “Baksana, neler olmuyor ki” cevabını verdim. Macit Amca, “Daha bunlar bir şey değil, gör bak başımıza daha neler gelecek” dedikten sonra kahkahalarla ekledi: “Belki de böyle kafamıza vura vura jetonu düşürecekler, kafamız çalışmaya başlayacak”.
İnsanın anlamlı bir varlık olması, ancak daha geniş bir insanlık hikâyesinin parçası olduğunu hissetmesiyle mümkündür. Rollo May, ‘Güç ve Masumiyet’ kitabında, her bireyin “benim-bir-önemim-var” duygusunu ve bu önemi yaşama tutkusunu dile getirir. Herkes, hayalde ya da gerçekte önemli biri olmak ister. Şimdiye hapsolan birey, büyük insanlık anlatısından koptuğunda derin bir boşluk hisseder; çünkü artık önemsiz olduğunu düşünür. İçsel bir dayanak bulamayan insan, dış dünyadan gelecek onay ve beğeni sinyallerine bağımlı hale gelir. Bu durum, her türlü bağımlılığa ve hatta gündelik şiddete kapı aralar. İyi veya kötü yollarla herkes bir şekilde önemli olma çabasındadır. Aslında demokrasi de bu inançtan, yani herkesin değerli olduğu bir dünya fikrinden beslenir.
Yıllar önce öğrencilik dönemimde üniversitenin saha çalışması için Uşak’ta bir köyü ziyaret ettiğimde, oradaki herkesin kendisini ne kadar önemli hissettiğine şahit olmuştum. Tarlada çalışan anne babaların çocuklarına yaşlılar bakıyor, köyün delisinin bile toplumsal bir işlevi bulunuyordu. Herkesin anlatacak derin bir hikâyesi vardı. O köydeki koca çınar ağacına sırtımı verdiğimde, o ulu ağacın da bana yaslandığını hissetmiştim.




