Bir balıkçı kahvesinin açık alanındaki masalardan birine yerleşmiş, denizi izleyerek gazete yazım üzerine kafa yoruyordum. Zihnimde ilk aşkımın, tam da şu dalgakıranın üzerindeki kayalıklarda otururken yönelttiği o meşhur soru yankılandı: “Beni neden seviyorsun?” O an zekâsını ve güzelliğini öven pek çok gerekçe sıralamıştım. Ardından gelen “Peki ya benden daha güzel ve daha zeki biri karşına çıkarsa, onu mu seveceksin?” sorusu karşısında ise duralayıp kalmıştım. Nihayetinde “Seni sen olduğun için seviyorum” diyebilmiştim. O vakitler hiçbirimiz, asıl yanıtın o “sen” ifadesinin derinliklerinde gizli olduğunun farkında değildik.
BirGün’ün en güncel haberlerini ve günün öne çıkan olaylarını kaçırmamak adına WhatsApp kanalını buraya tıklayarak hemen takip etmeye başlayabilirsiniz.
Sevgi Neden Bir Şartlı Kazanıma Dönüşür?
Kişisel nitelikleri listelemeyi muhtemelen kelimelerle tanışmadan çok daha önce sezmiştim. Karnenin sadece mutfak kapısına değil, sevgi bağının tam merkezine asıldığı; yaramazlığın bedelinin sofrada ilginin kesilmesiyle ödendiği bir aile ortamında büyüyen çocuk, bu gerçeği hızla kavrar: Sevgi, hak edilmesi gereken, belli bir bütçesi olan ve her an geri çekilebilen bir değerdir. Çocuk, anne ve babasının yüz hatlarında kendi öz değerinin o günkü kurunu okumayı öğrenir.
Bruce Fink ve Lacan Aşkı Nasıl Tanımlıyor?
Bruce Fink, 2024 senesinde yayımlanan Miss-ing adlı eserinde, sevgiyi çeşitli özelliklerin toplamı gibi görmenin ilişkiyi bir bilançoya indirgediğini ifade eder. Bu bakış açısında iyi yönler artıya, eksikler ise eksiye yazılır; hesap artıda kaldığı müddetçe bağ sürer, eksiye düştüğünde ise kişi gözden çıkarılabilir. Fakat aşkın en tuhaf tarafı, çok daha iyisini bulma şansı varken o kişiden vazgeçememek değil midir? Lacan bu konuda “Sevmek, sahip olmadığın şeyi vermektir” demiş; başka bir söyleşisinde ise ötekinde de sahip olmadığı şeyi sevdiğimizi eklemiştir. Fink bu vizyonu kusurlara, sürçmelere ve tuhaflıklara kadar taşır. Zira listedeki standart özellikler her zaman başkalarında da bulunabilir; bir insanı kıyaslanamaz kılan şey, sadece ona mahsus olan tekrarlarında —yanlış andaki gülüşünde ya da bazı sabahlar dünyadan elini eteğini çekişinde— gizlidir.
İnsan Partnerinin Kusurlarından Nasıl Yararlanır?
Karşı tarafın kusurlarına yönelen bu sevginin karanlık bir yanı yok mudur? Bazen bir kusuru sevmekten ziyade, o kusurdan gizli bir fayda sağlarız. Örneğin, herkesi memnun etmeyi hayat amacı edinmiş, aşırı kibar ve asla hayır diyemeyen bir erkeğin, kimseyi idare etmeyen sert bir kadınla bir araya geldiğini düşünün. Biri, diğerinin kusuru aracılığıyla kendisine yasaklanmış olan bencilce yaşama arzusuna yaklaşır. Karşısındaki onun yerine hayır diyebilir ya da onun yerine unutmayabilir. Kişi çoğu zaman, kendine yasakladığı özgürlüğü başkasında gördüğünde onu büyüleyici bulur.
İlişkilerdeki Rol Dağılımı Nasıl Kilitlenir?
Bu çekim, zamanla katı bir görev dağılımına dönüşebilir. Bir taraf ilişkinin tüm sorumluluğunu sırtlanırken, diğeri sorumsuzluğu üstlenir; bir taraf öfkenin temsilcisidir, diğeri masumiyetin. Her biri, diğerinin kendi içinde yaşatmaya korktuğu parçayı sahiplenmiştir. Başlangıçta “Bende olmayan onda var” düşüncesi ilişkiye nefes aldırır. Oysa gerçekte onda olan, bizde olmayan değil; bizde olmasına izin verilmeyendir. İlk günlerde hayranlık uyandıran bu özellikler, zamanla “rahatlığı sorumsuzluk” veya “özgürlüğü bencillik” olarak suçlamaya döner. Çünkü o kişi, önce bizim yerimize yaşamış, sonra yaşayamadığımız hayatın kanıtı haline gelmiştir.
Kısır Döngülerden Nasıl Çıkılır?
“Hep öfkeli olan sensin” diyen kişinin öfkesi aslında başka odalarda birikmektedir. Bu tür ilişkiler tıkandığında, her iki taraf da değişimden bilinçdışı bir korku duyar; çünkü öteki değişirse, yıllardır ona taşıtılan o ağır duygusal parçaları geri almak gerekecektir. Bazı çatışmalar çözüme ulaşmak için değil, mevcut rolleri sabitlemek için yinelenir. Çıkış yolu ise karşıdakini dönüştürmek değil, her bireyin kendi sürgün ettiği duygularını geri çağırmasıdır. Winnicott‘ın nesnenin kullanımı teorisinde belirttiği gibi; öteki kişi, bizim ona verdiğimiz rollere indirgenmeden, kendi sınırları ve arzularıyla bağımsız bir varlık olarak kabul edildiğinde gerçek bir insan olur.
Kusuruyla sevmek, elbette şiddeti, aşağılamayı veya kronik ihmali meşrulaştırmak değildir. Bu tür davranışlar insanı eşsiz kılan sevimli tuhaflıklar olamaz. Kusuruyla sevmek, o eksiklikle baş etme biçimini, insanın sendeleyişini ve kendini yeniden var etme çabasını görmektir. “Beni neden seviyorsun” sorusuna bugün bile net bir cevabım yok. Ancak bildiğim bir şey var: Birini sevmek, kendi yaşayamadığımız duyguları ona yüklemekten vazgeçmekle başlar. Sevginin defterindeki bazı satırların boş kalması, insanın aslında en çok o boşluklardan sevilmesi demektir.




