BirGün gazetesinde yayımlanan “Romanın/Edebiyatın Geri Dönüşü mü?” başlıklı yazı dizisi, bu hafta tamamlayıcı ve bağımsız bir metinle devam ediyor. Geçtiğimiz hafta son bölümü paylaşılan seriyi kaleme alırken, yazarın temel motivasyonu hem herhangi bir noktayı eksik bırakmamak hem de haksızlık yapmamaktı. Beş bölüm süren bu tartışmalar, entelektüel sahada bir yandan yeni fikirleri tetiklerken diğer yandan hassas dengeler üzerinde yürüyordu. Bu yazı, önceki bölümlerin yarattığı boşlukları doldurmayı amaçlayan bir ek niteliği taşıyor.
Yazı Dizisi Neden Devam Ediyor?
Günümüzün entelektüel ikliminde, edebiyat mecralarında ve ideolojik düzlemde gözlemlenen liberal kirlenmeye karşı durmak büyük bir titizlik gerektiriyor. Post-modernizm ile bağdaştırılan ve “yeni gericiliğin felsefesi” olarak nitelenen bu yıkıcı etkilerle mücadele etmek için hem cesaret hem de nitelikli bir entelektüel donanım şart. Bu bağlamda, BirGün Kitap Eki’nin Eylül sayısında yer alan önemli bir çalışma, tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı.
A. Ömer Türkeş’in Eleştirileri Neleri Kapsıyor?
Edebiyat kuramcısı ve eleştirmen A. Ömer Türkeş, BirGün Kitap’ın 12 Eylül romanlarına odaklanan sayısında çarpıcı saptamalarda bulundu. Yayın dünyasının saygın isimlerinden biri olan Türkeş, “Eylülist” edebiyatın yetersizliğini ortaya koyarak bir nevi itirazını yükseltti. Türkeş’in kaleme aldığı “12 Eylül Romanları Özelinde Tarih-Edebiyat-Hafıza” başlıklı makalesi, yazarın önceki yazılarını doğrular nitelikte bir zemin oluşturdu. Silivri’den selamlarını ileten yazar, Türkeş’in bu özenli yazısının kendi metinlerini tamamlamak için bir fırsat sunduğunu belirtiyor.
A. Ömer Türkeş, makalesinde yalnızca darbe sonrasını değil, 1970’lerin ikinci yarısından başlayarak günümüze kadar uzanan edebiyat ortamını entelektüel bir pratik olarak inceliyor. Bu perspektif, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasını anlamak için kritik bir öneme sahip.
Edebiyat ve Sosyoloji İlişkisi Nasıl Kuruluyor?
Türkiye, 12 Mart 1971 darbesinden soylu bir direniş geleneği ve nitelikli, toplumcu bir edebiyatın “iyileştirici” etkisiyle çıkmayı başarmıştı. 1970’lerde sol ve devrimci hareketin, lider kadrosu imha edilmesine rağmen dev bir toplumsal dalga yaratmasını sadece siyaset sosyolojisiyle açıklamak mümkün değildir. Pierre Bourdieu’nun ifade ettiği gibi, “Edebiyat, hem edebiyattır, bir yerde de sosyolojidir.” Toplumdan kopuk bir edebiyat tasavvuru mümkün görünmüyor.
70’li Yıllarda Kültürel İklim Nasıldı?
Deniz Gezmiş, cezaevi arkadaşı yazar Erdal Öz ile yaptığı unutulmaz söyleşide, “Biz edebiyattan geldik reis, Yenikapı’dan geldik” diyerek bu bağı vurgular. Yenikapı’da bulunan ve dönemin devrimci gençleri ile sanatçılarının uğrak noktası olan “Küllük” ve “Çorluluk” gibi kahvehaneler, adeta birer edebiyat okulu işlevi görüyordu. Bu mekânlarda sadece siyaset değil; şiir, tiyatro, sinema konuşulur, kitaplar ve dergiler elden ele dolaşırdı. Bu entelektüel atmosfer 12 Eylül sonrasında sönümlenerek kapandı.
Erdal Öz’ün “Yaralısın” ve “Gülünün Solduğu Akşam” eserlerinde yazarın en çok dikkatini çeken nokta, Deniz Gezmiş’in bu sözlerle başlayan röportajı olmuştur. Bu ifadeler, bir kuşağın edebiyatla olan o sade ve güçlü bağını en iyi şekilde özetlemektedir.
12 Eylül Sonrası Edebiyatta Neler Değişti?
12 Eylül sonrası gelen kuşaklar ise ne yazık ki böyle bir edebiyat ortamından mahrum kaldı. Derinlikten yoksun, sevgisiz ve niteliksiz bir yazın dünyası inşa edildi. Bu süreçte sadece “küfür romanları” üretilmedi; aynı zamanda yılgınlığın, teslimiyetin ve yenilginin edebiyatı yapıldı. Çöküş süreci estetik bir kılıfa sokuldu. Hatta bazı çevrelerde acı çekmekten haz alınan törensel bir hava oluştu. 1990’ların küresel sağa savruluşuyla birleşen bu yıkım, edebiyatın ve romanın çöküşüyle daha da derinleşti.
Bu dönemin romanlarında toplumsal değişim ve mücadele yerine, sorumsuz ve hazcı bir “bireycilik” ön plana çıktı. 1970’lerin büyük mücadelesi ve o devrimci kuşağın hikâyesi, sanki hiç yaşanmamış gibi yok sayıldı. Oysa Türkiye 1977-1980 yılları arasında binlerce insanın hayatını kaybettiği sert bir dönemden geçmişti.
Hafıza ve Edebiyat Arasındaki Bağ Neden Önemli?
Yazar, bu kuşağın hikâyesine dair giriş niteliğindeki görüşlerini “İsyanın ve Felsefenin Diyalektiği” (Kırmızı Kedi Yay., s. 227) kitabında da dile getirmişti. A. Ömer Türkeş de makalesinde (BirGün Kitap, 11 Eylül – 8 Ekim, sayı 296) edebiyatın son elli yıllık süreçteki, özellikle de 12 Eylül atmosferini canlandırmadaki yetersizliğine şu sözlerle dikkat çekiyor:
“Toplumsal hafızanın kara deliklerinin izini en iyi sürmesi beklenen entelektüel pratik olarak edebiyatın da 70’lerin ikinci yarısından 12 Eylül darbesine, oradan bugünlere uzanan zaman dilimi hakkında yeterince aydınlatıcı olduğu söylenemez. Hiç yazılmadı demiyorum, hatta iyi romanların varlığından da söz edebilirim. Ne var ki, son elli yılın, özellikle de öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül sürecinin atmosferini canlandırmaya, isyanın karakteristiğini kavramamıza, dönemin gerçeklik imgesini yakalamamıza, kısacası hatırlamamıza yardımcı olamıyorlar.”
Türkeş, toplumun hafızasını ve iradesini geri kazanması için güçlü anlatılara ihtiyaç duyduğunu belirterek; 1 Mayıs 1977 Taksim ve 1978 Maraş katliamlarının hem edebiyat hem de karşı-tarih yazımı tarafından yeterince ele alınmadığını, bu faciaların unutturularak aşılmaya çalışıldığını vurguluyor.
Son olarak, “Romanın/Edebiyatın Geri Dönüşü mü?” başlıklı seri yazımın 18 Eylül 2026 tarihli 4. bölümünde, iletişim aksaklıkları nedeniyle düzeltilmesi gereken kısım şöyledir:
“Ancak, ki




