Meltem Gürle’nin kaleme aldığı “İrlanda Defteri”, İrlanda edebiyatına ve kültürüne tutulan bir ayna olmanın ötesinde, gurbet ve dostluk hikâyelerini de barındırıyor. BirGün okurlarının yakından takip ettiği Meltem Gürle ile edebiyat, özlem ve son kitabına dair kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Güncel gelişmeleri ve özel haberleri kaçırmak istemeyenlerin BirGün’ün WhatsApp kanalını takip edebileceğini de hatırlatalım.
Kitap, İrlanda ve edebiyatı üzerine odaklanmış görünse de, yazarın aktardığı arka plan hikâyeleriyle güncelliğini her zaman koruyacak nitelikte. Öyle ki, talihsiz bir şekilde İrlanda yeryüzünden ve belleklerden silinse dahi bu eserin yarattığı hislerin baki kalacağı söylenebilir. Bu giriş, gecikmiş bir röportaja mazeret üretmek için değil, kitabın uyandırdığı gerçek duyguları ifade etmek amacıyla yazıldı.
İrlanda Defteri Bir “Novella” Olarak Okunabilir mi?
Kitabı okurken, kurgusal bir niyetle yazılmamış olsa da, bir deneme kitabından çok bir novella tadı almak mümkün. Gürle bu konudaki düşüncelerini şu sözlerle paylaşıyor: “İrlanda Defteri’ni deneme, anı, otobiyografik anlatı gibi birçok farklı edebi biçimler üzerinden okuyanlar oldu. Kitap birbiriyle ilişkili iki ayrı eksen üzerinde duruyor: Biri İrlanda edebiyatı, tarihi ve kültürüyle ilgili hikâyeler, öteki de benim Mary ile kurduğum dostluğun hikayesi. Mary’nin hikâyesi göz önünde bulundurulduğunda, İrlanda Defteri’nin bir novella olduğu söylenebilir belki.”
Yazar İçin İrlanda Neden Bu Kadar Özel?
Pek çok farklı ülkede bulunan yazarın İrlanda’ya ayırdığı bu özel yerin sebebi, orada kurulan köklü bağlar. Gürle, İrlanda’nın kendisi için önemini şu şekilde aktarıyor: “Haklısın, gezip gördüğüm, hatta bazılarında bir müddet yaşamak zorunda kaldığım bu ülkelerin arasında İrlanda’nın apayrı bir yeri var. Orada geçirdiğim sene bir takvim yılından çok daha fazlasıydı. Bunda tanıştığım insanların, kurduğum dostlukların, konuk olduğum sofraların etkisi var. Bu ilişkilerin büyük bir kısmı hala aynı sıcaklıkla devam ediyor. Sanıyorum ülkeyi benim gözümde benzersiz kılan bu. Geri döndüğümde o sofrada bir yerim olduğunu biliyorum.”
Edebiyata İçeriden ve Dışarıdan Bakmak (Nasıl Fark Eder?)
İrlandalı bir okur ile bir yabancının bakış açısı arasındaki fark, özellikle tarihsel referanslarda kendini gösteriyor. Gürle, Ulysses üzerinden şu örneği veriyor: “İrlandalı bir okur diyelim ki, Ulysses gibi bir romanda sömürgecilik ya da Büyük Kıtlık hakkındaki hiçbir göndermeyi kaçırmıyor. Mesela Lestrygonians bölümünde, Bloom’un fakir çocuklara çorba dağıtan ve onları din değiştirmeye zorlayan Protestan misyonerlerden bahsetmesi İrlandalı okuyucunun gözünden kaçmıyor. Bizse Joyce’un romanın içine koyduğu bütün bu tarihsel referansları arayıp bulmak ve taşları yerine yerleştirmek zorundayız. Ulysses’i zor okunan bir roman yapan meselelerden biri de bu. Ama tabii tek başına bu da değil.”
Öte yandan dışarıdan bakmanın getirdiği yeni keşif olanaklarına da değiniyor: “Öte yandan, bizim de İrlanda edebiyatını çok yeni bir gözle ve bambaşka bir yerden okumak gibi bir şansımız olabilir. Mesela ben John B. Keane’in Sive adlı oyununu sahnede izlediğimde, bunun neredeyse bir Anadolu hikâyesi gibi okunabileceğini düşünmüştüm. Böyle bir bağlantıyı kurabilmek için “yabancı” olmak gerekiyor.”
Mekânda Yaşamak Okuma Deneyimini Nasıl Etkiler?
İrlanda’da yaşamanın yazar-eser ilişkisini dönüştürdüğünü belirten Gürle, “Bir yerde yaşamak okuma deneyimini elbette etkiliyor. Artık bütün sokakları gözümde canlandırabiliyorum. Parkları, bahçeleri, müzeleri, kütüphaneleri yerine yerleştirebiliyorum. Karakterlerin gündüz dolaştıkları yerleri, gece kafa çektikleri pubları biliyorum. Bu da özellikle Joyce’un eserlerini üç boyutlu ve canlı kılıyor.” ifadelerini kullanıyor.
İrlanda’nın büyüsüne kapıldığını söyleyen yazar, aidiyet hissiyle ilgili şunları ekliyor: “Doğru, İrlanda’nın büyüsüne kapıldım. Fakat insan her yeri kendisine ait bir mekâna dönüştüremiyor. Ya da ben bunu yapabilecek biri değilim. Benim için dışarısı içeriyi belirliyor, etkiliyor. İrlanda’daki günlük hayatta kendime bir yer bulabildim. Orada farklılıklarıma rağmen kabul gördüğümü hissettim. Bunlar önemliydi.”
İrlanda’nın Karanlık Geçmişi: Magdalene Çamaşırhaneleri
Kitap sadece büyüleyici yanları değil, ülkenin The Magdalene Sisters (Günahkâr Rahibeler) filmiyle de hatırlanan karanlık geçmişini de irdeliyor. Gürle, Katolik Kilisesi‘nin bu kurumlarındaki trajediyi ve Mary‘nin direnişini şöyle anlatıyor: “Magdalene Çamaşırhaneleri’ne dair benim de bir fikrim vardı İrlanda’ya gitmeden önce. Fakat ancak Mary ile tanıştıktan sonra durumun aslında ne kadar korkunç olduğunu kavrayabildim. Katolik Kilisesi’ne bağlı bu kurumlar, evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınların çocuklarını ellerinden alıyor ve evlatlık olarak İngiltere’ye gönderiyordu. Sonra da bu genç kadınları çamaşırhanelerde ölene kadar köle gibi çalıştırıyordu. Bu durum 1990’lara kadar devam etti.”
Mary’nin 1970’li yılların başında Cherish adlı sivil toplum örgütüyle başlattığı mücadele ise hayranlık uyandırıcı: “Mary’den izin alıp bu konuda BirGün’e bir yazı yazmıştım. Hatta eski fotoğraflarından birini de vermişti, gazeteye koymuştuk. Kocaman bir kamyonun tepesinde, elinde megafonla kadınlara seslenen Mary. Acayip bir cesaret! Sonra Mary’nin evinde Cherish’i kuran kadınların birçoğu ile tanıştım. Hepsi ak saçlı teyzeler olmuşlardı artık. Hala şaşıyorum onların cesaretine, gücüne, neşesine. 1970’li yıllarda, İrlanda çok tutucu bir yerdi. Bu kadınların hepsi tehdit edilmeyi, tecrit edilmeyi, kötü muamele görmeyi göze aldılar. Ama bunların hiçbiri onları vazgeçirmeye yetmedi.”
Eserin Vazgeçilmezleri: Mary ve James Joyce
Kitaptan bir şeylerin çıkarılması durumunda bütünlüğün bozulacağını belirten yazar, Mary’nin önemini şu sözlerle vurguluyor: “Mary’yi çıkarsak aynı kitap olmazdı. Kitaba ilham veren ve olayların akışını belirleyen o oldu. İrlanda Defteri’ni biraz da ona duyduğum gönül borcunu ödemek için yazdım.”
Edebi figür olarak ise James Joyce’un yerinin doldurulamaz olduğunu ifade ediyor: “Ama eğer bu kitapta yer alan edebi figürlerden hangisi orada olmasaydı olmazdı diye soruyorsan, hiç tereddüt etmeden James Joyce derim. Dublin’in her yerinde ondan izler var, bu kitap da o izleri sürerek ilerliyor. Modern İrlanda edebiyatına, hatta modernist edebiyatın tümüne, şekil veren bir romancı Joyce. Onu çıkarsak, bu kitap ayakları üzerinde duramaz olurdu.”
Kitapta daha fazla yer vermek istediği şeyler arasında Sally Rooney, Tana French, Maggie O’Farrell ve Sara Baume gibi kadın yazarların yanı sıra Dublin’in kafeleri ve müzikli atmosferi yer alıyor. Gürle, kitabın bir “İrlanda Edebiyatı 101” olarak görülmesi hakkında ise, “Böyle bir şey iddia etmek arsızlık olur. Onu yapmayacağım. Ama İrlanda edebiyatına yumuşak bir giriş yapmak isteyen okuyucular için bir başlangıç kitabı olarak da okunabileceğini söyleyebiliriz.” diyor.
Son olarak edebiyatın bir yeri tanımadaki gücüne değinen Gürle, “Bir yeri edebiyatından yola çıkarak tanıyabiliriz. Burası d” diyerek düşüncelerini paylaşıyor.




