Raymond Chandler, 1888 senesinin bugün doğan, polisiye edebiyatın çehresini değiştiren en önemli kalemlerden biridir. Kendisinden önce gelen yazarların aksine türe alışılmadık bir derinlik kazandıran Chandler; yoğun üslubu, kentsel betimlemeleri ve Amerikan rüyasının kâbusa dönen yüzünü işleyişiyle tanınır. Eserlerinde hissettirdiği o yoğun melankoli duygusu, polisiye türünde aşılması güç bir seviye olarak kabul edilir.
Dikiş Tutturamayan Bir Yazardan Efsanevi Bir Dedektife
Chandler’ın hayatı aslında bir “tutunamayan” hikâyesidir. Birçok yazarı topluma kazandıran İngiltere’deki Dulwich Koleji’nden mezun olmasına karşın, girdiği hiçbir işte dikiş tutturamadı, girişimleri sonuçsuz kaldı ve sınıf atlama umutlarını yitirdi. Orta yaşlarına geldiğinde henüz eğitiminin hakkını verememiş ve geçimini sağlamakta zorlanan biriydi. Alkol bağımlılığı ve köksüzlük hissiyle boğuştuğu bir dönemde yazmaya başladığı özel detektif Philip Marlowe karakteri, onu dünya çapında bir şöhrete kavuşturdu.
Yazdıklarından ne kadar kazandığı bir yana, Chandler aslında çok fazla kitap yayımlamadı. Günümüzde piyasada bulunan Marlowe kitaplarının bir kısmı, aslında ona öykünen yazarlar tarafından üretilmiştir. Başarısının ardından gelen teklifleri değerlendirerek Hollywood’a giden yazar, burada senaryo yazarlığına yöneldi.
Marlowe: Satranç Oynayan ve Shakespeare Alıntılayan Bir Los Angeleslı
Chandler, polisiye dünyasında Agatha Christie tarzı “katil kim?” kurgularının devrinin kapandığı, Dashiell Hammett’ın öncülük ettiği sert polisiye tarzının yükseldiği bir dönemde yazmaya başladı. Ancak o, bu yeni tarzı daha önce denenmemiş bir biçimde yeniledi. Tamamen kendine has betimlemelerle yüklü, birinci tekil şahıs ağzından anlatılan romanları, yazınsal kalitesiyle bugün bile şaşırtıcılığını korur.
Onun yarattığı detektif Marlowe ise başlı başına bir fenomendir. Hem sert mizaçlı dedektiflerin kaba çizgilerini taşır hem de rakip olarak kendisine karşı satranç oynayacak kadar entelektüeldir. Tıpkı Chandler gibi pipo içen ve Shakespeare’den alıntılar yapan Marlowe; yardımcısı ya da sürekli bir düşmanı olmayan, Los Angeles sokaklarında yapayalnız dolaşan bir figürdür.
Kurgudaki “Entrikasız” Anlatım ve Sosyal Eleştiri
Chandler’ın eserlerinde klasik bir polisiye örgüsünden ziyade karakterin dünyayı algılayış biçimi ön plandadır. Öyle ki, gerçekliği oldukça muhtemel bir şehir efsanesine göre, yazar ilk romanı Büyük Uyku’daki bir cinayeti kimin işlediğini kendisi bile bilmeyecek kadar entrikadan uzak çalışır. Sinemanın unutulmazları arasına giren bu ilk romanın uyarlamasında Philip Marlowe karakterini Humphrey Bogart canlandırmıştır. Proust’un anlatımlarını anımsatan süslü ve şiirsel benzetmeleriyle Marlowe, aslında olayları çözmekten çok durmaksızın dünyadan şikâyet eder. O cilalı dilin altında, neredeyse kibir düzeyine varan marazlı bir hoşnutsuzluk yatar.
Marlowe’un bu edebi serüveni farklı dönemlerde beyaz perdeye de yansımıştır; Göldeki Kadın uyarlamasında Marlowe rolünde Robert Montgomery, Uzun Veda filminde ise Elliott Gould izleyicinin karşısına çıkmıştır.
Hammett ve Spillane ile Karşılaştırmalı Bir Bakış
Sert polisiye tarzının diğer isimleriyle kıyaslandığında Chandler’ın durduğu yer daha net belirginleşir. Dashiell Hammett’ın karakterleri az konuşur ve suçun kaynağının para ile iktidar tekelleşmesi olduğunu bir rapor netliğinde sunar. Mickey Spillane’in yarattığı Mike Hammer ise Marlowe’dan daha gevezedir ancak şikâyet etmek yerine aksiyona ve kadınlara vakit ayırır.
Chandler ise suçun sadece kişilerde değil, sistemin bütününde olduğunu sezer. Suçun kökenine dair farkındalığı yüksektir fakat buna karşı koyacak gücü yoktur. Bu yüzden romanlarında dış dünyanın hareketliliğinden ziyade, bu hareketliliğin Marlowe’un ruhsal durumu üzerindeki etkisi önemlidir. Hayatının son yıllarında alkol ve toplumsal kabul görme korkusuyla mücadele eden Chandler, güce yakınlaşarak yarattığı detektifin asla onaylamayacağı bir yozlaşmayla ömrünü tamamladı. Bugün suç bambaşka bir gerçeklik olarak kavranıyor olsa da Chandler, koku ve hisleri betimleyen eşsiz üslubuyla bir usta olarak anılmayı hak ediyor.




