Çağdaş sanatın merceğiyle bireyin zihinsel süreçlerini ve toplumsal normlarla olan bağını irdeleyen “Bize Musallat Olan” sergisi, sanatseverlerle buluşuyor. Tam 25 sanatçının katkılarıyla hazırlanan ve Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi bünyesinde kapılarını açan bu etkinlik, Uğurcan Kaçmaz’ın küratörlüğünde gerçekleştiriliyor. İnsan ruhunun imgeler ve değerlerle kurduğu karmaşık ilişkiyi ele alan Kaçmaz, serginin felsefi arka planına dair merak edilen noktaları paylaştı.
Varlığın Boşluğu ve Anlam Arayışı
Serginin ismindeki “musallat olma” hali, insanın kendi yarattığı düşünceler ve değerler tarafından nasıl kontrol altına alındığına odaklanıyor. Küratör Uğurcan Kaçmaz, bu kavramı seçme nedenini şu sözlerle açıklıyor: “Ölüme doğru ilerleyen sonlu bir varlık olarak insan, hiçlik ihtimaliyle yalnızca hayatının sonunda karşılaşmaz; kayıp, eksiklik ve kendi varlığının mutlak bir güvenceye yaslanamaması ihtimali yaşamına başından itibaren eşlik eder. Bu duyguyu her zaman bilinçli biçimde hissetmeyiz; ancak ondan kaçınma, onu anlamlandırma ve taşınabilir kılma çabamız, kendimizle ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin temel dinamiklerinden biridir. İnsan, bu açıklığı aşmak ve kendisine bir süreklilik hissi kazandırmak için inançlar, kimlikler, ahlaki ilkeler, özgürlük idealleri ve toplumsal düzenler kurar. Bu yapılar hayatımıza bir zemin sağlar; ne var ki onları mutlaklaştırdığımızda bizi koruyan dayanaklar, üzerimizde egemenlik kuran kuvvetlere dönüşebilir. Lacan’ın öznenin kuruluşuna ilişkin düşüncesiyle Stirner’ın hayaletler ve sabit fikirler eleştirisini bir arada düşündüğümde, insanın kendi varlığını güvence altına almak için ürettikleri karşısında yeniden ve yeniden kendi özgürlüğünü yitirmesi meselesi belirginleşiyor. Bize Musallat Olan sergisinin düşünsel çıkış noktası, tam da bu çelişkidir.”
Dünyanın karmaşası içinde bireyin benlik bütünlüğünün sarsıldığını belirten Kaçmaz, şu ifadeleri ekliyor: “Varlığın aşındırıldığı, gerçekliğin giderek daha çarpık ve kaotik bir görünüm kazandığı bu dünyada, bütün kaygı ve korkularımızı gölgede bırakan daha sarsıcı bir güç var: hiçlik. İnandığımız, düşündüğümüz, hissettiğimiz ve eylediğimiz her şeyin zemini sarsıldığında, bizi biz yaptığına inandığımız değerlerin, imgelerin ve anlamların çözülüşüne tanıklık ettiğimizde, şahsiyet ya da benlik dediğimiz bütünlük de parçalanmaya başlar. Bugün bu kırılmayı deneyimleyebileceğimiz sayısız hikâyeye ve oluşa neredeyse kesintisiz biçimde maruz kalıyoruz. Bunun için uzak bir distopyaya ya da mutlak bir tiranlığa ihtiyaç duymuyoruz; kendi kurduğumuz düzenler ve anlam dünyaları da bu sarsıntıyı üretmeye yetiyor.”
Simgesel Düzen ve Adlandırmanın Gücü
Bireyin inşasında “Öteki” kavramının önemine değinen Kaçmaz, Lacan ve Hegel üzerinden şu tahlili yapıyor: “Bu musallatlığı anlayabilmek için öznenin kuruluşuna dönmek gerekiyor. Ben’in “ben” olabilmesi için evvela bir Öteki’ye ihtiyacı vardır: Ona bakım veren, ihtiyaçlarına karşılık veren, sesine yanıt veren bir başkasına. Ancak bu Öteki de kendisini aşan daha geniş bir düzenin içerisinde yer alır. Büyük Öteki olarak adlandırılan bu alan, dilin, yasanın ve toplumsal normların örgütlendiği simgesel düzendir. Dolayısıyla benlik, içeriden ve bağımsız bir özün kendiliğinden açığa çıkışıyla gerçekleşmez; başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler, bize atfedilen anlamlar ve içselleştirdiğimiz imgeler aracılığıyla biçimlenir. Öznenin kuruluşu, aynı zamanda bir eksikliğin de kuruluşudur. Kendimizi dil ve simgesel düzen içerisinde tanıyabilir, dünyada bir yer edinebiliriz; ancak kendimizle bütünüyle örtüşebileceğimiz, bütün eksikliklerimizi ortadan kaldırabilecek bir bütünlüğe ulaşamayız. Bir zamanlar bize zemin sağlayan yapılar, gün gelir varlığımızın sınırlarını belirlemeye, davranışlarımızı düzenlemeye ve üzerimizde egemenlik kurmaya başlar. Hegel’in düşüncesinde dil, tekil ve duyusal varlığı kavramsal bir düzleme taşıyan, onun dolaysızlığını olumsuzlayarak evrensel bir anlama dönüştüren bir işleve sahiptir. Bir şeye ad verdiğimizde, onun tikel varoluşunu kavramın içerisine alırız. Bu bakımdan kelimeler ve adlar, şeylerin katilidir. Hegel’in 1805–1806 yıllarına tarihlenen Jena ders notlarında Âdem’in hayvanlar üzerindeki egemenliği, onlara ad verme eylemiyle ilişkilendirilir. Adlandırma böylece yalnızca bir tanıma ve sınıflandırma işlemi olmaktan çıkar; varlığı kavramsal bir düzene dâhil eden, onu belirli anlamlar içerisinde kavranabilir kılan bir iktidar biçimine dönüşür.”
Soyutlamaların Altında Ezilen İnsan
İnsanın kendi yarattığı kavramların kölesi haline gelmesini Stirner’ın felsefesiyle bağdaştıran küratör, şu çarpıcı tespiti paylaşıyor: “İnsanın kendi ürettiği kavramların altında ezilmesine yol açan trajik yanılsama da burada başlar. İnsan “Sevgi”, “İnsanlık” ya da “Ahlak” gibi kavramlar üretir; sonra kendi yarattığı bu soyutlamaların önünde diz çöker, hatta onlar uğruna kendisini feda etmeye başlar. “Yeterince iyi ve ahlaklı biri miyim?”, “İnsanlık idealine layık mıyım?” diye sorarak kendisini yargılar. Böylece kendi ürettiği kavram, onu yargılayan bir yargıca dönüşür. Bir zamanlar kendisine anlam vermek için oluşturduğu şey, artık onun üzerinde hüküm kurmaya başlar. Bunu kulağıma fısıldayan, hatta bir anlamda bana sayıklayan kişi ustam Stirner’dı. Stirner’ın hayaletler ve sabit fikirler üzerinden geliştirdiği eleştiri, insanın kendi düşünsel üretimlerini nasıl kendisinden üstün, dokunulmaz ve itaat edilmesi gereken varlıklara dönüştürdüğünü anlamak açısından benim için önemli. İktidar, Ahlak, İnsanlık ya da Özgürlük gibi soyutlamalar, insanın kurduğu anlam dünyasının içerisinde bağımsız birer otorite kazanabilir. İnsan, kendi yarattığı değerlerin önünde eğilirken onların kendi hayatı üzerindeki egemenliğini yeniden üretir. Hatta bir tanrının ya da otoritenin varlığını reddeden kişi bile adların, normların ve varlık düzeninin uğultusundan bütünüyle sıyrılamaz. Varlığın zırıltısını sayıklamayı sürdürür.”
Arzu, Özgürlük ve Dönüşüm İmkânı
Arzunun ve özgürlük ideallerinin paradoksal yapısına da değinen Kaçmaz, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Elbette bütün bu ilişkilerin çekirdeğinde arzu vardır. Lacan’ın düşüncesinde arzu, kendi içine kapalı ve bütünüyle kendimize ait bir hareket olarak işlemez; Öteki’nin arzusu üzerinden dolayımlanır. Ne istediğimizi, neye değer verdiğimizi ve kim olmak istediğimizi düşünürken bile başkalarının arzuları, beklentileri ve tanınma biçimleri içerisinde şekilleniriz. Benlik, içselleştirdiği başkalıklar tarafından biçimlenirken kendi hayatını “özgürce” yaşadığını düşünür. Özgürlük düşüncesi de bu sürecin dışında kalmaz. Bir zamanlar özgürleşme imkânı olarak ortaya çıkan fikir, onu üreten özneden bağımsızlaşarak kendi varlığını sürdürmek adına itaat talep eden hiyerarşik bir güç ilişkisine dönüşebilir. İnsanlık tarihi, özgürlük ve adalet adına yürütülen mücadelelerin yanı sıra, yine bu idealler uğruna gerçekleştirilmiş sayısız katliamın da tarihidir. Bir fikrin özgürleştirici gücü, mutlaklaştırıldığı anda yeni bir tahakküm biçiminin zeminini hazırlayabilir. Musallatlık dediğim şey, biraz da bu kurucu ilişkinin içerisinde belirir: Bizi var edenle bizi kuşatanın, bize bir yer açanla o yeri daraltanın aynı kuvvetler olabilmesi. Dolayısıyla bu musallatlık hepimizin hikâyesidir. Onu teşhir etmenin, yalnızca görünür kılmanın kendi başına yeterli olduğuna inanmıyorum. Benim için asıl mesele, yok-oluş arzusunu düşünebilmektir. Burada sözünü ettiğim yok-oluş, kişinin kendi hayatına son vermesi anlamına gelmiyor; mevcut benlik biçiminin çözülmesine izin vererek aynı hayatın içerisinde başka bir hayatın, başka bir kendiliğin imkânını yaratmasını ifade ediyor. İnsanın içine doğduğu anlamlar bütününü aşarak başka türlü var olabilmesi, kendisini kuran şeylerle arasındaki ilişkiyi dönüştürebilmesi… Benim için kavramsal düzlemde bu musallatlık meselesi burada bir imkan haline geliyor.”
Kaçmaz, serginin hazırlık sürecinde kendisine ilham veren kişisel bir noktaya da temas ederek söyleşiyi sonlandırıyor: “Ancak beni bu kavrama yönelten saik, yalnızca düşünsel bir meseleye indirgenemez. Bütün bu kavramsal güzergâhın gerisinde bir suret var: Bana da musallat olan bir kadının sureti. Bu kadının varlığı, sergiyi kurgulamama neden olan asıl kurucu kaynaktı. Benim Öteki’m olan bu kadın, yokluğuyla yaşamımın her alanında beni sınarken kahkahası, tela”




