29. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nde Sevda Şener Tiyatro Yazarlığı Ödülü’ne layık görülen Ali Cüneyd Kılcıoğlu, oyun yazarlarının ekonomik güvencesizlikten görünmez emeğe, yerli metinlerin sahnelenme güçlüğünden sansür baskısına kadar uzanan sorunlarını anlattı.
Tiyatro festivali 20-30 Kasım’da düzenlenecek
Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV) tarafından “Yaşanılabilir Bir Dünya İçin Sanat” sloganıyla düzenlenen 29. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, 20-30 Kasım arasında başkentteki sahnelerde gerçekleşecek. Festivalin açılışı, Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılacak.
Ödüle değer görülen oyun yazarı Ali Cüneyd Kılcıoğlu, tiyatro yazarlığının ekonomik ve yapısal koşullarını, yerli oyunların karşılaştığı engelleri ve sansürün yazma pratiğine etkisini değerlendirdi.
“En büyük sorun, oyun yazarlığının meslek sayılmaması”
Oyun yazarlarının en temel probleminin yazarlığın meslek olarak kabul edilmemesi olduğunu belirten Kılcıoğlu, bu alanın yeterince meslekleşmediğini ve kurumsallaşmadığını dile getirdi. Ona göre oyun yazmak kolayca başlanabilecek bir iş olabilir; asıl güçlük, üretimi sürdürmek ve kişisel bir külliyat oluşturmak.
Kılcıoğlu, oyun yazımının aylar süren araştırma, kurgu ve yazma aşamalarını kapsayan bir “görünmez emek” olduğunu vurguladı. Metin somut bir nesneye dönüşmediği için bu emeğin küçümsendiğini söyleyen yazar, yaşayan tiyatro yazarlarının eserlerine anonim malzeme gibi yaklaşılmasını eleştirdi.
Sektörde kullanılan “En iyi yazar, ölü yazardır” sözünün de bu maddi ve manevi sömürüyü yansıttığını ifade eden Kılcıoğlu, yapımcılar açısından ölü bir yazarın telif maliyeti taşımadığını ve metnin düşünsel yapısının daha kolay değiştirilebildiğini söyledi.
Yazar, telif pazarlığı sırasında afiş bütçesinin gerekçe gösterilebildiğini belirterek, afişin somut bir nesne olması nedeniyle fikir işçiliğinden daha değerli görüldüğünü anlattı. Özel tiyatrolarda bir oyunun yıllık telifinin artık toplam on bilet parasına denk gelebildiğini söyleyen Kılcıoğlu, bu karşılıksız emeğe vefasızlığın da eşlik ettiğini kaydetti.
Yerli oyunlara daha dar alan
Kılcıoğlu, yerli yazarlardan çoğu zaman iki kişilik ve dekorsuz oyunlar beklendiğini, buna karşılık yabancı oyunların kalabalık kadroları ve yüksek dekor maliyetleri konusunda aynı kısıtlamaların uygulanmadığını dile getirdi. Bu durumu anlatmak için bir yapımcıya “Sizin yüzünüzden bir Keşanlı Ali Destanı ya da kadrolu bir kabare yazamayacağım” dediğini aktardı. Haldun Taner bugün yaşasaydı onun da iki kişilik bir oyuna sıkıştırılabileceğini söyledi.
Yazdığı oyunları okutmakta zorlandığını belirten Kılcıoğlu, tiyatro çevrelerinin yeni çeviri oyunlara gösterdiği ilgiyi yerli yazarlara göstermediğini ifade etti. Yıllarını sektöre vermesine rağmen meslektaşlarıyla karşılaştığında kendisini hâlâ en baştan anlatmak zorunda kaldığını söyleyen yazar, sektörün kimlerin ne ürettiğini takip etmesi gerektiğini vurguladı.
Sansürle mücadelede kurgu ve metafor
Toplumsal ve politik meseleleri yazarken sansür ile otosansürün, akıl ve kalem arasındaki hassas ilişkiyi etkilediğini söyleyen Kılcıoğlu, bu görünmez boşluğa otosansür yerleştiğinde mücadele etmenin zorlaştığını belirtti.
Özellikle Latin Amerika ve Balkan ülkelerindeki yazarların bu yöntemlerle oluşturduğu külliyatın edebiyat tarihi açısından zengin ve okunması keyifli olduğunu belirtti.

