20. yüzyılın en mühim düşünürleri arasında yer alan Hannah Arendt’ten ödünç aldığım o çarpıcı kavramın sinemadaki yansımalarını bugün paylaşmak niyetindeyim. Venezuela’dan Ukrayna’ya, Lübnan’dan Filistin’e ve İran’a kadar dünyanın pek çok noktasında cereyan eden hadiseleri sanki birer korku filmiymiş gibi takip ettik ve etmeye de devam ediyoruz. Bu zorlu süreçlerde tepkisini koyan, direnç gösteren ve bedel ödemek zorunda kalanlar asla hafızalardan silinmeyecek. Hayatlarının en verimli yıllarını sevdiklerinden uzak, parmaklıklar arkasında geçiren gazeteciler, bürokratlar ve siyasetçiler ile onların mücadelesinden güç devşiren herkese selam göndererek başlamak istiyorum. İfade özgürlüğünü savunan ve muktedirlere karşı sesini çıkaranlar arasında sanatçılar, bilhassa da sinemacılar ön plana çıkıyor.
Sinema dünyasına yön veren usta yönetmenler ve dünyaca tanınmış yıldızlar, yaşananlara karşı tepkilerini açıkça ifade ediyor. Popüler kültürün birer parçası olmaları onlara yüksek bir görünürlük sağlarken, sözlerinin devasa kitlelere ulaşması konusunda da onlara bir ayrıcalık tanıyor.
Martin Scorsese, Guillermo del Toro, Ken Loach, Pedro Almodovar, Alfonso Cuaron ve Mike Leigh gibi isimlerin yanı sıra Jonathan Glazer, Yorgos Lanthimos, Cafer Panahi, Asghar Farhadi, Sean Penn, Mark Ruffalo, Susan Sarandon, Tilda Swinton, John Kusack, Javier Bardem, Olivia Colman, Emme Stone, Riz Ahmed ve Joaquin Phoenix gibi pek çok sinema insanı, Hollywood’un kara listesine alınma riskini göze alarak Filistin’den İran’a kadar dünyadaki insanlık dramlarına karşı sessiz kalmıyorlar.
Sinemacılar, yalnızca beyanatlarıyla değil, ortaya koydukları eserlerle de kötülüğün kanıksanmasına ve sıradanlaşmasına karşı duruyor. Kariyerleri boyunca Ortadoğu, Afrika, Latin Amerika ve Avrupa sinemalarından pek çok yönetmen, ülkelerinin siyasi ve toplumsal geçmişiyle hesaplaşmayı esas aldı. Daha önceki yazılarımda, dünyadaki olaylara duyarsız kalmayan isimlerin filmlerine yer vermiştim. Geçen hafta ise Macar yönetmen Istvan Szabo’dan bahsetmiştim. Szabo’nun toplumun çelişkilerine değindiği yapıtları sadece ‘Taraf Tutmak’ ve ‘Mefisto’ ile sınırlı değildir. İlk uzun metrajlı çalışması ‘Baba’da çocukluk yıllarındaki siyasal baskıları işleyen yönetmen; ‘Budapeşte Öyküleri’, ‘İtfaiyeciler caddesi,25’, ‘Güven’, ‘Albay Redl’, ‘Hanussen’ ve ‘Günışığı’ gibi eserlerinde tarihsel hesaplaşmasını sürdürmüştü. 88 yaşındaki kadim dostuma buradan bir selam iletirken, Polonyalı büyük yönetmen Andrzej Wajda’yı bir başka yazıda anmak üzere bu yılın filmlerine odaklanalım.
Dünyanın en büyük sinema buluşması olan Cannes Festivali, bu yıl dünyadaki olaylara karşı bir tavır sergileyerek Amerikan sinemasına pek yer ayırmadı. Resmi seçkide sadece iki ABD yapımı film yer bulabildi.
CANNES ÖDÜLLERİNDE KİMLER, NASIL BAŞARI KAZANDI?
Ödül listesine giren üç Avrupa filmine dair tahminlerimi –henüz izleme şansı bulamasam da öyküleri ve yönetmenlerin geçmiş başarılarından yola çıkarak– geçtiğimiz haftaki yazımda paylaşmıştım. Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’ye En İyi Yönetmen ödülünü getiren Polonya-Almanya-İtalya-Fransa yapımı ‘Ata Yurdu –Fatherland’, Büyük Ödül’ün sahibi olan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev imzalı ‘Minotor’ (Rusya- Fransa- Litvanya-Almanya ortak yapımı) ve Altın Palmiye’ye layık görülen Cristian Mingiu’nun ‘Fiyort’ (Romanya- Fransa-Norveç- Danimarka- Finlandiya yapımı) filmleri bu tahminlerimi boşa çıkarmadı. Biçimsel kaygılar yerine insani değerlerdeki yozlaşmanın peşine düşen bu sinemacıları ödüllendiren jüriyi kutlamak gerekir.
Romen yönetmen Mingui, Norveç’te göçmen olarak yaşayan muhafazakar bir Romen ailesinin karşılaştığı ötekileştirmeyi beyazperdeye taşırken, kağıt üzerinde kültürel çoğulculuğu savunup pratikte ayrımcılık yapan Batı dünyasının ikiyüzlülüğünü eleştirmiş. Batı sineması özeleştiriden hoşlandığı için bu ödüle şaşırmadım. Paris’te sürgünde olan Zvyagintsev ise eleştiri oklarını kendi toplumuna çevirmiş; nüfuzlu bir bürokratın ailevi krizi üzerinden Rusya’daki mevcut çürümeyi ele almış. Pawlikowski ise gerçek bir hayat hikayesinden hareketle kötülüğün nasıl sıradanlaştığını anlatıyor; Nazi döneminde terk ettiği yurduna soğuk savaş yıllarında geri dönen yazar Thomas Mann’ın hikayesi bu. Bu filmi muhtemelen MUBI üzerinden izleme fırsatımız olacak.
Cannes’ın farklı kategorilerinde gösterilen belgesellere de değinmekte fayda var: İranlı yönetmen Pegah Ahangarani imzalı ‘Bir Devrimin Provaları’, Falkland Savaşı döneminde Arjantin ve Birleşik Krallık futbol takımlarının karşılaşmasını odağına alan ‘Maç’ (Juan Cabrol, Santiago Franco), Küba Devrimi’nin hikayesini anlatan ‘Che Guevera: Son Yoldaşlar’ (Chrisyopher Dimitri Révelle) ve Fransız aktivist Michele Firk’in özgürlük mücadelesini konu alan ‘Bir Yaşam, Bir Manifesto’ (Jean-Gabriel Périot) dikkat çeken yapımlardı. Ülkelerindeki iç savaşın gerçeklerini dünyaya duyurmaya çalışan Suriyeli belgeselciler üzerine yazılan önemli bir kitaptan da bahsedecektim ancak yerim kalmadı; onu haftaya bırakalım.
29. UÇAN SÜPÜRGE FESTİVALİ NE ZAMAN BAŞLIYOR?
Yarın başlayacak olan önemli bir festivali de hatırlatmak isterim: 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali ile ilgili kapsamlı bir söyleşi cuma günü gazetemizde yayınlanmıştı. Tekrar olmaması adına programdaki birkaç öneriyi paylaşmakla yetineceğim. Ankara’daki sinemaseverlerin; Macar ustalar Judit Elek’in ‘Karadaki Ada’ ve ‘Maria’nın Günü’ filmlerini, Ildiko Enyedi’nin ‘Sessiz Dost’unu, Tunuslu Maryam Touzani’nin ‘Malaga Sokağı’nı, Çinli yönetmen Chouwa Liang’ın ‘Replika’sını, ABD’den Anna Fitch’in ‘Yo Asi Bir Kuştur’unu, Brezilya’dan Lucia Murat’ın ‘Bana Anlatılan Anılar’ını, Rusya’dan Yulia Lokshina imzalı ‘Cennetin Yakınında’yı, İngiltere’den Seemab Gul’un ‘Hayalet Okulu’nu ve Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Kuru Taşın Başı’ filmini kaçırmamalarını tavsiye ederim. Festival Başkanı Ayşe Ürün Güner’i, program direktörü Alin Taşçıyan’ı ve festivalin kurucusu Halime Güner’i tebrik ediyor, başarılar diliyorum.




