Deniz Göktaş’ın hapsedilmesine şahitlik ettiğimiz bu günler, zihnimi ister istemez 1980’li yıllara götürüyor. O dönemlerin zorluğunu yadsıyamayız ancak bugünkü yönetimin uygulamalarına baktığımızda, “gelen gideni aratıyor” ifadesi oldukça yerinde kalıyor. Kenan Evren dönemindeki faşist uygulamaları savunacak değilim; fakat o cunta yönetimi dahi, 1983 seçimleriyle birlikte geride demokratik bir harabe ve yüzlerce can kaybı bırakarak ülkenin sivilleşme yoluna girmesine bir şekilde yol vermişti. Günümüzde ise tamamen siyasileşmiş yargı mekanizmaları ve mahkemelerin taraflı tutumları nedeniyle ne ifade özgürlüğüne ne de savunma hakkına asgari bir saygı duyuluyor. Ortaya koyduğunuz savunma ne kadar haklı veya doğru olursa olsun, nihai sonuç genelde değişmiyor. Son vakitlerde sanat etkinliklerinin yasaklanması ve sanatçıların adliye koridorlarında yıpratılması, gözaltına alınması veya tutuklanmasının altında yatan temel gerekçe neredeyse her zaman aynı: “Halkın belli bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama”. Bu hukuki madde, o kadar öznel ve istismara müsait bir yapıda ki…
Kimler, Ne Zaman Sansürle Karşılaştı?
1984 yılına geri döndüğümüzde, Devekuşu Kabare Tiyatrosu tarafından sahnelenen “Yasaklar” isimli danslı ve müzikli kabareyi hatırlarız. Bu gösterinin en can alıcı kısımlarından biri “Minik Kelebek” skeciydi. Sahnede bir müzik öğretmenini canlandıran Cihat Tamer ve öğrencileri bu şarkıyı icra ederken, eserin TRT ekranlarında yayınlanacağını öğrenen TRT Denetim Kurulu üyelerini oynayan Selim Naşit ile Nezih Tuncay sürece müdahale ederdi. “Minik minik minik kelebek uç özgürce durmak ne demek/ Altta gezinme yüksekte dolaş çalış çabala en başa ulaş” şeklindeki dizeleri sakıncalı bulan denetmenler, şarkının şu şekilde değiştirilerek yayınlanmasına onay verirlerdi:
“Minik minik minik kelebek dur sakince uçmak ne demek/Fazla gezinme git bir dalda dur fazla çırpınma yerinde otur”…
Nasıl Bir Değişim Yaşandı?
Geçmişten bir başka kesit sunmak gerekirse; 1990 senesinde İzmir Fuarı bünyesinde Levent Kırca-Oya Başar Tiyatrosu ile “Gereği Düşünüldü” müzikalini sergiliyorduk. Gösterinin müzikli bir sekansı akşam ezanı vaktine denk gelmekteydi. O zamanlar şarkımızı yarıda kesip ezanın bitişini bekleme gereği duymazdık. Bugün benzer bir durumda aynı tutumu sergilemek mümkün mü? Şu konjonktürde böyle bir davranış sergilesek, “halkın belli bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasıyla karşılaşmayacağımıza dair kim teminat verebilir? Diyelim ki böyle bir olay vuku buldu; bizim amacımız bu mu? Kesinlikle hayır… Dini değerlere yönelik bir aşağılama niyetimiz bulunmuyor ancak olası bir şikâyet durumunda bizimle aynı perspektiften bakacak bir hâkim bulmanın zorluğu da ortada. Bu soruya verebileceğim yanıt maalesef olumsuzdur.
Neden “Hassasiyet” Kavramı Bu Kadar Tehlikeli?
Söz konusu suçlamanın gölgesinde, yasada resmi bir tanımı olmamasına rağmen iddiaları güçlendiren tehlikeli bir kavram daha var: “Hassasiyet”. Bu kelime, Levent Kırca ile “Olacak O Kadar” programının skeçlerini hazırlarken sürekli önümüze çıkardı. Levent ağabey o hafta hamamcıları konu alan bir bölüm mü çekti? Anında Hamamcılar Odası’ndan resmi bir yazı gelirdi. Berberleri konu edindiğinde ise Berberler ve Kuaförler Federasyonu tepki gösterirdi. Oysa mizah, özü itibarıyla bir abartma sanatı değil midir? Durumları, olayları ve kişileri karikatürize etmeden komedi üretmek mümkün müdür?
Deniz Göktaş Hakkında Gerçekler Nelerdir?
Deniz Göktaş, son derece zeka dolu bir mizah anlayışına sahip bir komedyendir. Sergilediği performansın herhangi bir noktasında suç teşkil edecek bir unsur olduğuna inanmıyorum. O, her sosyal demokrat birey gibi, insanların kutsal inançlarını aşağılayarak bir başarı elde edilemeyeceğinin bilincindedir. Özellikle icra ettiği sanatta bu tür bir yaklaşımdan medet umacağını varsaymak, Deniz’in entelektüel kapasitesine bir hakaret olur. Temennim, sanatçının en kısa sürede özgürlüğüne kavuşması yönündedir. Sağlıcakla kalın…




