fbpx
featured
  1. Haberler
  2. Kültür & Sanat
  3. Modern Görünmek Yetmiyor: The Invite Filmi Üzerine Bir İnceleme

Modern Görünmek Yetmiyor: The Invite Filmi Üzerine Bir İnceleme

The Invite, bu senenin en çok abartılan yapımlarından biri olmaya aday görünüyor. Sinema dünyasında artık yetişkinlere yönelik ilişki komedilerine pek rastlanmıyor oluşu, filmin mevcudiyetini tek başına olumlu bir durummuş gibi...

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

The Invite, bu senenin en çok abartılan yapımlarından biri olmaya aday görünüyor. Sinema dünyasında artık yetişkinlere yönelik ilişki komedilerine pek rastlanmıyor oluşu, filmin mevcudiyetini tek başına olumlu bir durummuş gibi pazarlıyor. Ancak yapım, kendisini 2016 yılının ilişki dünyasına aitmiş gibi konumlandırırken, aslında 1990’ların ve 2000’lerin “burjuva çiftler cinselliği keşfediyor” temalı komedilerinin tüm yükünü sırtında taşıyor. Güncel bir imaj çizmek ile güncel bir söz söylemek arasındaki tezatlık tam da bu noktada belirginleşiyor. Film sadece eski bir temayı tekrar önümüze sürmekle kalmıyor; kime hitap ettiği de tam olarak anlaşılamıyor. The Invite‘ın günümüzde varlık göstermek için ikna edici bir kültürel sebebi bulunmuyor.

The Invite Filminin Konusu Nedir?

Yapımın hikâye örgüsü oldukça sade bir temele dayanıyor. Mutsuz bir beraberlik yaşayan Joe ve Angela (Seth Rogen ve Olivia Wilde), üst kat komşuları olan Hawk ve Pina‘yı (Edward Norton ve Penélope Cruz) akşam yemeğine çağırır. Dört yetişkinin aynı evde geçirdiği bu gece; evlilik, cinsellik, özgürlük, tek eşlilik ve ikili ilişkiler üzerine giderek derinleşen ve açık sözlü bir hal alan sohbetlere zemin hazırlar. Tek bir mekânda geçen ve dört karakter üzerine kurulu bir oda oyunu şeklinde tasarlanan film, aslında İspanyol yönetmen Cesc Gay’in 2020 yılında izleyiciyle buluşan The People Upstairs filminin yeniden çevrimidir. Söz konusu yapım da yine Gay’in kaleme aldığı bir tiyatro oyunundan beyazperdeye aktarılmıştır.

Karakterler ve Senaryo Neden Eleştiriliyor?

Projenin temel sorunu aslında tam olarak bu noktadan filizleniyor. Karakterler tam anlamıyla derinleşemeden birer karikatür halini alıyor. İzleyici olarak insanların birbirleriyle kurdukları gerçek bağlara tanıklık etmek yerine, sadece belirli nitelikleri ve şakaları temsil eden dört farklı figürü izliyoruz. Karakterler sahici insanlar gibi hareket etmekten ziyade, senaryodaki bir sonraki espriyi patlatmak için orada bulunuyor gibiler. Bu durum, ortaya doğal bir ilişki komedisi yerine, zaman zaman işlevsel olsa da giderek mekanikleşen bir mizah makinesi çıkarıyor.

Oyuncu Kadrosunda Kimler Yer Alıyor ve Performanslar Nasıl?

Oyunculuk performansları da bu kopuk yapıyı bir araya getirmeye yetmiyor. Her bir oyuncu sanki farklı bir filmin setinden gelip kadraja girmiş gibi bir hava veriyor. Seth Rogen alışık olduğumuz Rogen tiplemesini sürdürürken; Olivia Wilde sürekli yüksek bir tonda oynuyor. Edward Norton ölçülü ve mesafeli bir duruş sergilerken, Penélope Cruz başka bir komediye aitmiş hissi uyandıran kopuk bir rahatlık içinde hareket ediyor. Oyuncuların her biri tekil olarak kendine has bir ritme sahip olsa da bir bütün olarak aynı dünyanın insanları gibi görünmüyorlar. Bilhassa Wilde ve Cruz’un sergilediği performanslarda, karakteri derinlikli kılmaktan çok, o figür üzerine inşa edilen mizahı büyütme gayreti göze çarpıyor.

Filmin Atmosferi ve Teknik Detayları Nasıl Kurgulanmış?

Diyalogların yapay ve zorlama gelmesinin sebebi de benzer bir duruma dayanıyor. Birbirini tanımaya çalışan insanların samimi sohbetlerinden ziyade, senaristin anlatmak istediklerini karakterlerin ağzından dinliyoruz. Yapım, ilişkilere dair son derece “cesur” ve “modern” bir söylemde bulunduğunu iddia etse de konuşulan konuların çoğu artık o kadar bildik ki bir süre sonra bunlar tartışma konusu olmaktan çıkıp dekorun bir parçası haline geliyor. Anlatı, kendi karakterlerini bile inandırıcı bir temele oturtamıyor. Karakterlerin psikolojik yapıları tutarlı bir bütünlük sergilemek yerine, hikâyeyi bir sonraki espriye veya çatışmaya ulaştıracak şekilde değişkenlik gösteriyor. Bu sebeple davranışlar karakterin özünden değil, sahnenin o anki gerekliliklerinden doğuyor. İzleyici, sahici insanlar yerine senaryonun işlevsel olarak yerleştirdiği figürlerle karşı karşıya kalıyor.

Buna karşın, filmin mekân kullanımındaki başarısını takdir etmek gerekiyor. Apartman dairesi, karakterler arasındaki fiziksel mesafeyi dramatik bir uzaklığa dönüştürme konusunda etkili bir şekilde kullanılıyor. İnsanlar başlangıçta birbirlerinden mesafeliyken, film ilerledikçe bu dar mekân içinde birbirlerine sokuluyorlar. Fakat başarılı mekân yönetimi, aksayan dramatik akışı kurtarmaya yetmiyor. Karakterler fiziksel olarak hareket etse de hikâye aynı hızda yol almıyor.

Yapımdaki bir diğer sorun ise müzik kullanımı. Film, neredeyse her an kendi yarattığı duygunun altını çizme gereksinimi duyuyor. Özellikle teatral ve stilize diyalogların arasına sızan baskın müzikler, sahnelerin doğal akışını zedeliyor. Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: Sanki Olivia Wilde elindeki metnin gücüne tam olarak güvenmiyor. Seyirciye ne hissetmesi gerektiğini müzikle dikte etmek, zaten yeterince belirgin olan sahneleri daha da suni bir hale getiriyor. İlk yarıda komedi tonunda ilerleyen yapım, aniden ciddileşerek karakterlerin geçmişlerini ve yaralarını anlattığı bir noktaya evriliyor. Finalde ise uzun monologlar ve yumuşak müziklerle duygusal bir derinlik yaratılmaya çalışılsa da ilk yarının yapay komedisi ile ikinci yarının samimiyet iddiası birbiriyle bütünleşemiyor.

Film Neden Günümüz İlişki Dinamiklerine Uzak Kalıyor?

Tüm bu teknik detayların ötesinde, asıl sorun temanın kendisinde yatıyor. The Invite‘ın işlediği ilişki krizinin 2026 yılında neden hala bu kadar merkezi bir sinema konusu olması gerektiğini anlamlandırmak güç. Monogami, cinsel özgürlük, açık ilişkiler ve burjuva sınıfının bastırılmış arzuları bir dönem önemli kültürel tartışmalardı. Ancak bugün bu meselelerin toplumsal karşılığı büyük oranda değişti. Modern çiftler bu tartışmaları çoktan geride bıraktı; Z kuşağının ilişki dünyası ise tamamen farklı bir noktada. Dating uygulamalarından yalnızlık hissine, ekonomik belirsizliklerden duygusal emeğe, queer ilişkilerden mahremiyetin dijitalleşmesine kadar asıl ilişki krizleri artık farklı sorular doğuruyor. The Invite ise hala 2000’lerin başındaki bir burjuva çiftin salonunda, “İlişkimizde yeterince özgür müyüz?” sorusunu yeniden keşfetmeye çalışıyor.

Yapımın hitap ettiği toplumsal özne kim? Hangi neslin veya hangi sınıfın gerçek bir meselesine parmak basıyor? Bu soruların ikna edici bir yanıtı bulunmuyor. Eski bir burjuva ilişki komedisinin içeriğini bugünün estetiğiyle paketlemek, bir eseri çağdaş kılmak için yeterli gelmiyor. Tuğçe Madayanti Şen‘in değerlendirmesine göre The Invite, bu yılın en çok abartılan filmleri listesinde yer almaya aday.

Özel haberleri ve günün önemli gelişmelerini takip etmek isterseniz, BirGün’ün WhatsApp kanalına buraya dokunarak katılabilirsiniz.

Modern Görünmek Yetmiyor: The Invite Filmi Üzerine Bir İnceleme
+ - 0

Tamamen Ücretsiz Olarak MaxiMag Bültenine Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Maxi Magazin ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

MaxiAI ile Haber Hakkında Sohbet

MaxiAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka yanlış bilgi üretebilir