İnsanlığın tükenmişlik eşiğinde olduğu bir dönemden geçiyoruz. Çok yakında sokak ortasında yorgunluktan yığılan insanların manzarasına tanıklık edeceğimizden endişe duyuyorum. Belki de bu süreç çoktan başladı ve biz bunu hayatın olağan akışı sanıyoruz. Zihnimizde canlanan o sahnede; herkesin olduğu yere yığıldığı, toplu taşıma araçlarının durduğu ve sokakların bitkin bedenlerle dolduğu bir dünya var. Enerjisi kalmış az sayıda kişi, yere düşenlere kahve yetiştirmeye çalışıyor, hatta damardan ilaç takviyesi yapılıyor.
Yorgunluktan Yığılan İnsanlar: Kim, Neden ve Nasıl Bu Hale Geldi?
Yorgunluk kaynaklı ölüm oranlarının hızla arttığı bu hayali tabloda, bir spiker ölmek üzere olan birine “Ne oldu?” diye soruyor. Adamın cevabı ise modern yaşamın ağır yükünü özetliyor: “Bilmiyorum, her zamanki gibi işe gitmek için metroya binmiştim. Geç saate kadar art arda dizi izlemiş, dizi ilerlerken çocuğun okul masraflarını düşünmüş, eşimle eksilen duygusal bağ üzerine kafa yormuş, işten çıkarılmalar başladığı için işe daha erken gitme planı yapıyordum. Bir yandan da ülkedeki ve dünyadaki felaketleri, haksızlıkları düşünüp…” Adamın göz kapakları kapanırken spiker panikle bağırıyor: “Çabuk kahve getirin, antidepresan da… Adam gidiyor.”
Zihinsel Yorgunluk Nedir ve Modern İnsanı Nasıl Etkiler?
Günümüzde zihinsel yorgunluk, yaşamın alışılmış bir parçası haline geldi. Ancak bir insan, genellikle tüm psişik enerjisini tükettiğinde ne kadar yıprandığını fark edebiliyor. Fiziksel bitkinlik dinlenince geçse de, düşüncelerin yarattığı yorgunluk çok daha derin. Baharın canlandırıcı etkisi bile birçok kişiye artık yorucu geliyor. “Kendim dahil her şeyden sıkıldım” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İnsan bazen hayatın kendisinden ziyade, kendi zihninin içinde hapsolduğu aynı korkulardan, kıyaslamalardan ve hayal kırıklıklarından bitap düşüyor.
Performans Toplumunda Neden Dinlenemiyoruz?
Performans odaklı bu toplumda insan, adeta açık unutulmuş bir makineyi andırıyor. Apartman gruplarından iş mesajlarına kadar her yerden kesintisiz bildirim yağıyor. Dünyanın her köşesinden akan haberler, başkalarının hayatlarına duyulan özen ve her konuda bir fikri olma zorunluluğu görünmez bir baskı yaratıyor. Bir yanda duyguları yönetme ve benliği koruma çabası, diğer yanda geçim sıkıntısı, kariyer planları ve nasıl göründüğüne dair bitmek bilmeyen kaygılar… İnsan artık dinlenirken bile zihnini kapatamıyor. Keşke bir tuş olsa da beynimizi birkaç saatliğine devre dışı bırakabilsek.
Perfect Days Filmi Bize Ne Anlatıyor?
Wim Wenders’ın 2023 yapımı ‘Perfect Days’ filminin bu kadar çok sevilmesini bu kitlesel yorgunluğa bağlıyorum. Filmde dünya adeta daraltılıyor ve tüm o fazlalıklar dışarıda bırakılıyor. Üstelik bu durum Tokyo gibi dijitalleşmiş ve kalabalık bir metropolün merkezinde gerçekleşiyor. İntiharlar nedeniyle metro seferlerinin aksadığı bir şehirde, filmin ana karakteri Hirayama, umumi tuvalet temizlikçisi olarak pek çok kişinin ulaşamadığı bir iç huzura sahip. Minibüste dinlediği kasetler, akşam okuduğu kitaplar ve parkta yediği sandviçle hayatını ritüeller üzerine kurmuş durumda. Onun huzuru büyük olaylardan değil, tekrarlanan küçük temaslardan besleniyor.
Hayatla Tam Temas Kurmak Mümkün mü?
Erdoğan Özmen, filmle ilgili değerlendirmesinde bu yapıtı bir kapitalizm eleştirisi olarak ele almıştı. Filmdeki telaşsızlık, yavaşlık ve özen; insanlığın kapitalist düzene feda ettiği değerlerin bir özeti gibiydi. Hirayama, tamamen yalnız sayılmazdı; insanlarla sıcak temasları vardı ancak ilişkiler derinleşmeye başladığında mesafe koyuyordu. Bazıları için yalnızlık bir eksiklik değil, düzenleyici bir alan olabilir. Bana öyle geliyor ki, yorgunluğun asıl kaynağı çok şey yaşamak değil, yaşadıklarımızla “tam temas” kuramamaktır. Sürekli biriken şeylerin içinde insan hem dış dünyaya hem de kendine kapanıyor. Hirayama’nın o sandviçi ve kaseti küçük şeyler olsa da tam o andadır. Belki de aradığımız şey daha fazlası değil, sadece bir an için gerçekten var olduğumuz o yerdir.




