Kariyer yolculuğunda reklamcılıktan yayıncılığa, metin yazarlığından UX yazarlığına kadar pek çok farklı durakta bulunan ve uzun yıllar profesyonel fotoğrafçılık yapan Mert Bekçi, kendi ifadesiyle “türü bozuk” bir çalışmaya imza attı. Mergen Yayınları etiketiyle okurla buluşan Meydan; anı, deneme ve kültür incelemesi türleri arasında mekik dokuyor. Kitapta Bahçelievler’deki Haznedar Sokağı’ndan mahalle esnafına, eski balkonlardan dijital çağın yarattığı gürültüye kadar pek çok konu ele alınıyor. Mert Bekçi ile ilk eseri “Meydan” üzerine derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Geçmişe bakış: Nostalji mi yoksa yüzleşme mi?
Meydan çıktı ve kapağında piksellere dağılan bir çocuk bisikletle gidiyor. Açık konuşalım: Bu, “Eskiden her şey çok güzeldi” diyen bir kitap mı?
“Hayır ve bunu kitabın daha ilk sayfalarında söylüyorum.” diyen Bekçi, neden böyle bir giriş yapma ihtiyacı duyduğunu şu sözlerle açıklıyor: “Çünkü bu soruların geleceğini biliyorum. Nostalji, biraz da bugün kendisini meşgul edecek uğraşıları olmayanların oyalandığı bir yer. Böyle şeylerle aram iyi değil benim. ‘Tamam şimdi ne yapıyoruz? Yarın ne üretiyoruz?’ tarzında yarışlarım var benim. Bununla mutluyum.”
Bekçi, nostaljinin geçmişi seçici bir şekilde hatırlattığını vurgulayarak ekliyor: “Bazı şeyleri özlerken o dönemin sorunlarını, zorluklarını unutabiliyoruz. Benim için geçmişe dönüp bakmanın amacı eski günlerin daha güzel olduğunu kanıtlamak değil. ‘Eskiden komşular birbirlerine evlerinin yedek anahtarını verirdi, şimdi neredeyse birbirlerini gırtlaklayacaklar.’ Aslında kitaptaki geçmişe dönme meselesini bu cümlelere indirgeyebiliriz. Biraz basitleştirmeyi göze alarak.”
Türler arası bir anlatı: “Türü bozuk”
Kitabın türü hakkındaki soruya Mert Bekçi, “Bunların arasında bir yerde. Ben ‘türü bozuk’ diyorum.” şeklinde esprili bir yanıt veriyor. İş hayatındaki tecrübelerinin kitaba nasıl yansıdığını ise şu ifadelerle aktarıyor: “Uzun yıllardır reklam ve yayıncılık sektöründe çalışıyorum. Metin yazarlığından UX yazarlığına kadar farklı alanlarda tecrübem var. Profesyonel olarak fotoğraf da çektim yıllarca. Yani bu işlerden para kazandım. Şükür ki bayıla bayıla yaptığım işlerden para kazanıyorum. Bu da bana hem dijital dünyayı içeriden görme hem de kültür ürünlerinin nasıl dolaşıma girdiğini anlama imkânı veriyor.”
Sektörel bir kavram olan “nostalji pazarlaması” konusuna da değinen yazar, “İnsanların satın alma davranışlarını etkilemek için eskiden kalma bir olay aracılığıyla duygusal bir bağlantı kuruyorsun. Bir marka veya ürünle olumlu ilişkiler oluşturmak için insanların güzel anılarına oynarsın. Kitabı yazarken bu konuları da tekrar dönüp araştırdım.” diyor.
Mekânın insan üzerindeki etkisi
Mekânların karakter üzerindeki etkisini tartışırken Bekçi, hekimlerin “Ne yiyorsanız osunuz.” sözüne atıfta bulunuyor: “Mekânların etkisi de buna benzer. Geçenlerde bir ödül törenindeydim. Saat akşam 22.00 civarıydı. Sahnede hâlâ ödüller dağıtılıyor ama herkesin uykusu geldi artık. Fakat müzik son ses devam etti. O müzik de olmasa sandalyelerde uyuyacaktık hepimiz. Böyle bir şey mekân. Biraz illüzyon da aynı zamanda.”
Balkonların değişimini bir örnek olarak sunan yazar, “Mekânlar insanın karakterinden önce alışkanlıklarını değiştirebilir. Alışkanlıklar da zamanla hayatı şekillendirir. Balkonları düşün. Bir balkon, evin dış dünyayla kurduğu küçük bir ilişkidir. Komşuna seslenirsin, sokağı seyredersin, bir saksıyla uğraşırsın. Bazen de hiçbir şey yapmadan oturursun. Bugün ise çoğu apartmanda balkon, sus payı için eklenmiş birkaç metrekareden ibaret. Bu durum ABD, İngiltere gibi ülkelerde de böyle şu an.” ifadelerini kullanıyor.
Dijital çağın sancısı: “İçerik obezitesi”
Mert Bekçi, sosyal medyanın mevcut durumunu “içerik obezitesi” olarak tanımlıyor: “Sonsuz bir içerik arzı ve buna bağlı zihinsel bir bulantı. Sosyal medya algoritmaları bizi ekranda tutmak için psikolojinin tüm açıklarını ustalıkla sömürüyor. Artık ‘bok’ desek anında reklamını göreceğimiz bir dijital dayatma çağındayız. İnsanlar yiyemeyecekleri kadar çok veriyi aynı anda midelerine indiriyor, sonra da hazımsızlık yaşıyorlar. Ayrıca boyun düzleşmesi yolda, geliyor. Şu an yirmilerinde olan insanlarda bu durum daha erken bile başlıyor. Telefona bakmaktan hep bunlar.”
Bekleme sanatı ve hazzı ertelemek
Teknolojinin bizi beklemekten mahrum bıraktığını savunan yazar, bu durumu doğal örneklerle açıklıyor: “Yırtıcı bir hayvan avını ele geçirmek için en uygun ânı bekler. Fidanın ağaca dönüşmesi için zamana ihtiyaç vardır. Dil öğrenmek için yıllarını harcarsın. Tüm bu örnekleri artırabiliriz.”
Bekçi, teknolojinin bu süreci nasıl bozduğunu ise şu sözlerle anlatıyor: “Teknoloji ise bize asla beklememeyi öğretiyor. İlişkilere de yansıyor bu. Ağaçta meyva bol… Andy Warhol’un dediği gibi, bir şeyi bekleme fikri o macerayı heyecanlı kılar. Yetişkinlik nedir? Hazzı yeri geldiğinde erteleyebilmektir. Hazzı erteleyemeyen, her şeye bir tıkla anında ulaşmak isteyen kişiler olgunlaşamaz. Bir oyun karakteriyle tırnak içinde her şey olabiliyorsun. Tekrar başlayabiliyorsun. Oyunun zorluk ayarlarını değiştirebiliyorsun. Bizim kendi hayatlarımızda böyle bir lüksümüz yok. Beklemek zorundayız. Bu beklemeler sıkıcıdır tabii. Bu sıkıcılıktan kurtulmak için insan eğlenceli bir şeyler arar kendisine. O ‘şey’ ne olacak? Bu önemli.”
Analog hayatın yükselişi
Kitabın dikkat çekici iddialarından biri olan analog dünyanın zenginlere özgü bir lükse dönüşeceği fikrini Mert Bekçi şöyle savunuyor: “Günümüzde ekransız okullar, sosyal medyadan uzak yaşam alanları, el yapımı mekanik saatler ve plaklar birer statü göstergesi. Bunları edinebilmek için para gerekiyor. Bu kadar basit. Ancak yine de somut olanı, gerçek ve insani hissettiren bir şeyi, sayısız yazılım güncellemesinde kaybettiğimiz bir şeyi aramaya başladık. Cilalı olandan kaçmak ve eski usul gerçeğe, insanî bağlantıya dönmek istiyoruz.”
Dijitalleşmeye karşı mesafeli tutumu hakkında ise “Mesafe güzel bir şey öncelikle. Laubaliliğe, gevşekliğe, laçkalaşmaya karşı sizi korur. Teknolojinin ve internetin sunduğu imkânları yadsıyamayız. Ben de işlerim gereği zaten dijitalin göbeğindeyim.” diyerek sözlerini tamamlıyor.




