Şûle Demirezen ile gerçekleştirilen “Dayım Yılmaz Güney” başlıklı söyleşi sırasında, 1980 darbesi sonrasında Adana’da yaşanan hazin bir olay gündeme gelmişti. Demirezen, evlerinin defalarca basıldığını ve dayısına ait fotoğrafların kolluk kuvvetleri tarafından sobada yakıldığını anlatırken, bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi sorduğumda bana Tahir Yüksel ismini vermişti. Yılmaz Güney’e dair erişebildiği her belgeyi titizlikle muhafaza eden ve bu arşivi herkesin kullanımına açan Tahir Yüksel, gerçekten hayranlık uyandırıcı bir portre çiziyor. Onun bu serüveni, henüz sekiz yaşındayken izlediği Kanlı Buğday filmiyle filizlenen devasa bir tutku hikayesidir.
Tahir Yüksel, o günleri şu sözlerle anımsıyor: “Kanlı Buğday filmini bir başka filmle birlikte izledim. Diğer filmden en ufak iz kalmadı bende.” Sinema perdesindeki o genç kahraman (Yılmaz Güney), kan davası hapsinden çıkıp atıyla kasabaya girer. Karşılaştığı kalabalık onu istemese de, o sessiz ve vakur duruşuyla kalabalığı yararak yoluna devam eder. Yüksel, bu sahneden neden bu kadar etkilendiğini şöyle açıklıyor: “Delikanlının suskun ama kararlı tavrı, hüzünlü gülüşü beni çok etkiledi. Beni etkileyen şey sadece bir rol değil, o roldeki kişinin taşıdığı samimiyetiydi.”
Tutku Ne Zaman ve Nasıl Başladı?
1968 yılına ait bir Kanlı Buğday afişiyle yan yana duran küçük Tahir, henüz Yılmaz Güney’in kim olduğunu bile tam olarak kavramadan, hayatını kökten değiştirecek bir dönüşüm yaşamıştır. Bu deneyim, onun dünyaya ve insanlara bakışını tamamen başkalaştırır.
O dönemlerde çocuklar için sinemaya gitmek adeta yasaklı bir eylemdir; aileler sinemanın eğitimi aksatacağından endişe ederler. Tahir Yüksel, o günlerdeki yaramaz ve kararlı halini şu şekilde ifade ediyor: “Yasak konulduğunda bunu aşmanın yollarını arardım. Sonunda dayak bile olsa, bu beni vazgeçirmezdi. Kafama koyduğumu mutlaka yapardım. Babamın, okurken evinde kaldığım yakınlarımın sinema yasakları beni hiç durdurmadı. Yasak, tutkuyu söndürmedi; onu söndürülmesi imkansız bir yangına dönüştürdü. O zorlu takip ve heves, ileride hayatımı adayacağım arşivcilik ve kolleksiyonculuk disiplininin, yani pes etmeden arayıp bulma kararlılığının da ilk temellerini attı.”
Eksik Kalan Hikayeler Nasıl Tamamlandı?
Henüz video teknolojisinin olmadığı o yıllarda, bir filmi vizyondayken görmediyseniz bir daha izleme imkanınız yoktu. Akşam ezanından önce evde olması gereken küçük Tahir, çoğu zaman filmlerin finalini göremeden sinemadan çıkmak zorunda kalırdı. Yüksel, “Eve dönerken yolda, zihnimde o filmi bitirmeye çalışırdım. Kahramanın ne yaptığını, hikayenin nasıl sonlandığını defalarca yeniden kurgulardım. İzleyen arkadaşlarımdan filmin sonunu anlatmalarını isterdim.” diyerek, bu yarım kalmışlık hissinin tutkusunu nasıl daha da körüklediğini belirtiyor.
Neden Sadece İzlemek Yetmedi?
Tahir Yüksel için film izlemek sadece bir başlangıçtı; o, filmi yanında götürmek ve saklamak istiyordu. İlçenin meydanındaki üç büyük çınar ağacına asılan afişleri ve panolardaki fotoğrafları arkadaşlarıyla saatlerce incelediğini anlatan Yüksel, arşivcilik motivasyonunu şu sözlerle paylaşıyor: “İzlemek geçici bir eylemdi; perdede ışık söndüğünde ve salondan çıktığımda o büyülü dünya arkada kalıyordu. Ben ise o büyüyü yanımda götürmek, o anı ölümsüzleştirmek istiyordum. Bir filmi sadece seyredip tüketmek bana hiçbir zaman yetmedi; ona dokunmak, onun parçası olan bir nesneyi hayatıma katmak istedim. Afişler, lobi kartları, fotoğraflar ve dergiler benim için sadece kağıt parçaları değildi. Her biri o filmin ruhundan birer iz taşıyordu. İzleyemediğim filmler, yarım bırakmak zorunda olduğum filmler olduğu için bulduğum fotoğrafları, gazete kupürlerini biriktirmeye başladım.”
Zorlu Koşullarda Arşivcilik Nasıl Şekillendi?
Yılmaz Güney’in 1972 yılındaki tutukluluğu ve eserlerine getirilen engeller, Yüksel’in biriktirme azmini daha da artırdı. 1974 yılından itibaren artan toplumsal şiddet ve sinema salonlarına yönelik saldırılar, onu derin bir endişeye sevk etti: “1974 yılından sonra ülkemizde şiddetin artmasıyla Yılmaz Güney filmlerinin oynadığı sinemalara bombalı saldırılar oldu. Sinema sahipleri ölümle tehdit edildi. Durum giderek kötüleşiyordu. Filmlerin toplatıldığı, sinemaların hedef alındığı ve Yılmaz Güney’in üzerindeki baskıların arttığı o karanlık atmosferde içimi büyük bir endişe kaplamıştı: Ya bu filmlere, fotoğraflara, afişlere bir şey olursa, ya her şey bir gün yok olup giderse diye.”
Bu kaygı, onun için emanet bir hazineyi koruma refleksine dönüştü. İstanbul’daki film şirketleri, Türk Film Arşivi ve Beyazıt’taki sahaflar onun düzenli durakları haline geldi. “Rastgele biriktirdiğim film, afiş, lobi ve fotoğrafları daha sistemli bir şekilde toplamaya başladım. … Yaptığım şeyin bir arşiv olduğunun bilincindeydim; ancak bu, bir gelecek planı değil, tamamen sevgi, sadakat ve iz bırakma içgüdüsüydü. Biriktirdiklerimi ne yapacağım konusunda bir fikrim yoktu.”
Kütahya’nın Simav ilçesinde, imkanların kısıtlı olduğu bir ortamda bu arşivi oluşturmak büyük fedakarlıklar gerektiriyordu. Gençlik yıllarının konforundan vazgeçen Tahir Yüksel, “Maddi ve bedeni olarak büyük bir yüktü. Ama hiçbir zaman bir kayıp hissetmedim. Masraftan kısıp aldığım bir afiş veya belge, bana herhangi bir yemekten ya da konfordan çok daha büyük bir ruhsal tatmin veriyordu.” diyor. Bu süreçte eşi Ayşe, oğulları Umut Güney ve Fırat da ona her zaman destek oldular.
Yüksel, o dönemde kendisine sadece “artist fotoğrafı toplayan” biri olarak bakanlara rağmen asıl kıymeti şöyle özetliyor: “Arkadaşlarım filmleri eğlence amacıyla seyrediyorlardı. Film bitince onlar için her şey bitiyordu. Göremedikleri şey ise o fotoğrafların, afişlerin ve belgelerin aslında bir ülkenin toplumsal hafızası, yaşanmışlığı ve kültürel tarihi olduğuydu. … Onların gözü anlık algıdaydı, benim gözüm ise o belgelerin gelecekte taşıyacağı paha biçilmez değerdeydi.”
Yılmaz Güney ile İlk Karşılaşma Nerede Oldu?
Tahir Yüksel’in en büyük hayali Yılmaz Güney ile tanışmaktı. 1976 yılının Ocak ayında, imzalaması için ona Umutsuzlar filminin senaryo kitabını gönderdi ve kitabın imzalı olarak geri gelmesiyle büyük bir mutluluk yaşadı. Yılmaz Güney, 13 Mart 1976’da Kayseri Cezaevi’ne sevk edildikten sonra, o zaman 18 yaşında olan Tahir, büyük engelleri aşarak ve sanatçının bizzat müdahalesiyle onunla ilk kez yüz yüze görüştü.
Bu görüşmede aralarında geçen diyalog, Yüksel’in hayatına yön veren bir öğüt içeriyordu. Güney’in babası ve işi hakkındaki sorularına karşılık Tahir, nakliyeci olan babasına yardım edeceğini söyler. Yılmaz Güney ise şu tavsiyede bulunur: “Güzel… Sen buralara geliyorsun, baban bu duruma ne diyor? … Onun endişesini hoş gör. Tepki gösterme. Onunla omuz omuza çalışmalısın. Onun sırtından geçinen biri olmaktan çıkmalısın. Onunla çalışırken güvenini kazanmalısın. Aksi halde sana güveni olmaz. Onun izni olmadan bir daha gelmiyorsun.” Bu sözlerin ardından Yüksel, okul dışındaki zamanlarda disiplinle çalışmış ve bu sözü hayat felsefesi haline getirmiştir.
HAFTAYA II. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEK.




