Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz. “Günlerin Getirdiği” başlığı zihnimizde farklı çağrışımlar uyandırır; kimileri Nurullah Ataç’ın denemelerini hatırlar, kimileri ise Cem Karaca’nın o tok sesiyle seslendirdiği: “Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır / Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez / Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde” dizelerini. Bu mısraların aslında Sarper Özsan tarafından Bertolt Brecht’in “Ana” oyunu için A.S.T sahnesinde bestelendiğini bilenler de olacaktır. Ancak ben bugün Nejat Yavaşoğulları’nın şu sözleriyle bir başlangıç yapmak istiyorum: “Günlerin getirdiği / Senin yitirdiklerin / Sanki hiç umut yok / Çok yorgunsun / Ne olursa olsun / Yaşamaya mecbursun”.
Sinemanın Nabzı Nerede Atıyor?
Nejat Yavaşoğulları, sanki yıllar öncesinden bugünün toplumsal iklimini öngörmüş gibi, orta sınıfın asi evlatlarının kaybettiği umutları dile getiriyordu. Bugün gençliğin belirli bir kesiminde bu ruh halinin egemen olduğunu söylemek yanlış olmaz. Orta sınıfın her geçen gün biraz daha baskılandığı, adaletin adeta Diyojen’in lambasıyla arandığı bu dönemde, umutsuzluk bulaşıcı bir rahatsızlığa dönüşmüş durumda. Ayvalık Festivali kapsamında Nejat Yavaşoğulları ve Bulutsuzluk Özlemi’nin serüvenine odaklanan “Yaşamaya Mecbursun” belgeselini seyrederken bu düşünceler zihnimde canlandı. Film sona erdiğinde, her yaştan devrimci izleyicinin gözyaşlarını sildiğini gördüm; perdede adeta kendi yaşam öykülerini bulmuşlardı. Tıpkı “Kardeş Türküler” örneğinde olduğu gibi, bu belgesel de toplumsal hafızamızın bir parçasıydı. 70’li yıllardan bugüne uzanan bir direniş kronolojisi sunan yönetmen Caner Kaya’yı tebrik ederim. Uzun zaman sonra Nejat’la ve ekibin vazgeçilmezi Sina Koloğlu ile yeniden bir araya gelmek gerçekten heyecan vericiydi.
Sanatçılar Toplumdaki Çelişkileri Nasıl Yorumluyor?
İnsanı ve beraberinde getirdiği içsel çatışmaları irdelemeyi asli görevi sayan sinemacılar, dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de süreci sorgulamayı bırakmıyor. Festivallerin bir amacı genç yeteneklere fırsat tanımaksa, diğer bir amacı da toplumun hissiyatını analiz etmek ve bireyleri kendi çelişkileriyle yüzleştirmek değil midir? Bazı sinemacılar bu sorumluluğu üstlenirken, bazıları ise kendi korunaklı dünyalarında masallar anlatmaya devam ediyor. Ekonomik dar boğaza ve oto-sansür engellerine rağmen üretmeyi sürdüren sinemamız, zorlu bir sınavdan geçiyor. Bu iklimde ortaya koyulan nitelikli eserler, festival yolculuklarının ardından vizyonda varlık göstermeye çalışıyor.
Öne Çıkan Yapımlar ve Festival Ödülleri Nelerdir?
Emin Alper’in “Kurtuluş” gibi cesur bir projeye imza atması başlı başına takdire şayan bir durum. Ayvalık seçkisinde “Kurtuluş”un yanı sıra; “En Güzel Cenaze Şarkıları”, “Günyüzü”, “Süt Çiftliği” ile “Kuzeyden Gelen Adam”, “Keçi 501”, “2 Metrekare”, “Kuru Taşın Başı” ve “Yeni Han” gibi belgeseller ile kapsamlı bir kısa film programı yer alıyordu. Bu yapımların ortak teması genellikle orta sınıfın yaşadığı sıkışmışlık ve bunalımlardı. Zaten festival söyleşilerinden birinin başlığı da bu temaya ayrılmıştı. Festivalin tek ödülü olan Kahve İçen Yorulmaz – Geleceğin Sinemacıları Ödülü, “İsimsiz Eserler Mezarlığı” isimli post-modern çalışmasıyla Melik Kuru’ya layık görüldü. Benim tercihim ise Pınar Yorgancıoğlu’nun “Karanlıkta Islık Çalanlar” filmi olurdu. Gerçeklik ile fanteziyi harmanlayarak bir ailenin çıkışsız hayallerine ve orta sınıfın krizine odaklanan bu film, duygu dünyamızı samimiyetle yansıtıyordu. Melik Kuru’nun eseri ise sanatçının iç dünyasına odaklanırken biçimselliği içeriğin önüne koymuştu. Ali Vatansever imzalı “Bir Arada Yalnız” filmini izleme fırsatı bulamadığımı da eklemeliyim. Öte yandan, Kurukahveci Mehmet Efendi sponsorluğunda Sinematek tarafından restore edilen Mehmet Muhtar’ın “Drakula İstanbul’da” filmi, Ahmet Hızarcı’nın titiz çalışmasıyla yeniden hayat bulmuş ve büyük ilgi görmüştü.
Dünya Sinemasından Hangi İsimler Ayvalık’taydı?
Daha önce İKSV’nin İstanbul Festivali ve MUBI FEST gibi mecralarda izlediğim bazı yapımları Ayvalık programında tekrar görmek mümkündü. Programda yer alan ve mutlaka dikkat edilmesi gereken filmler arasında şunlar bulunuyordu: Pawel Pawlikowski imzalı “Atayurdu”, Markus Schleinzer’in “Rose” filmi, Ildiko Enyedi’den “Sessiz Dost”, György Palfy yapımı “Tavuk”, Lance Hammer’ın “Kraliçe Zor Durumda”, İlker Çatak’ın “Sarı Zarflar” ve Bi Gan’ın “Diriliş” eseri. Ayrıca anılarına bölümünde Bela Tarr’ın “Torino Atı” ile Marjane Satrapi’nin “Persepolis” filmleri de gösterildi. Bu eserlere bir yerlerde rastlarsanız mutlaka zaman ayırın.
Uluslararası Seçkide Hangi Temalar İşlendi?
İspanyol sinemasından Rodrigo Sorogoyen’in “En Sevdiğim / The Beloved” adlı yapımı, festivalin en iyilerinden biri olarak dikkat çekti. Bir yönetmen baba ile yıllardır görüşmediği kızı arasındaki ilişkiyi merkezine alan film, beklenen duygusal yakınlaşmadan ziyade bir güç savaşına dönüşüyor. Geçen yıl “Duygusal Değer / Sentimental Value” filminde de benzer bir baba-kız çatışması izlemiştik; ancak Sorogoyen burada daha çok aile içi ve set ortamındaki iktidar ilişkilerine odaklanıyor. Açılışta gösterilen Almodovar’ın son filmi “Buruk Noel / Amarga Navidad”, yönetmenin en iyi işi olmasa da gerçek ile kurmaca arasındaki etik tartışmaları irdeleyen samimi bir otobiyografik yapım olarak öne çıktı.
Romen yönetmen Radu Jude, Octave Mirbeau’nun eserinden uyarladığı “Bir Oda Hizmetçisinin Günlüğü” ile sınıf ilişkilerine mizahi bir dille yaklaşıyor. “Tarihte Barbar olarak Nitelendirilmek Umurumda Değil” ve “Kaçık Porno” gibi filmlerinden tanıdığımız yönetmen, bu eserinde Bunuel’e de atıfta bulunuyor. Kosova Sineması’na ayrılan “Dua” ve “Ailem İçin” gösterimleri de festivale anlam katan detaylardandı. Süre kısıtlılığı nedeniyle Che Guevara’nın Bolivya yolculuğunu anlatan “Che Guevara: Son Yoldaşlar” belgeseli ile Pegah Ahangarani’nin “Devrim Provaları” filmlerini ise maalesef izleyemedim.
Bu yıl festivalde animasyon dünyasına da özel bir alan açıldı. Belçikalı usta Sylvain Chomet’nin “Muhteşem Bir Hayat” filmi, klasik el çizimi tekniğiyle Marcel Pagnol’un yaşamına odaklanarak izleyiciyi etkilemeyi başardı. Filmde Fransız aktör Raimu da önemli bir figür olarak yer alıyordu.




