Epsilon Yayınevi aracılığıyla okurlarla buluşan Yasemin Özek imzalı “İstanbul Limonatası”, şehrin kozmopolit geçmişini, bireyin kimlik arayışını ve içsel hesaplaşmalarını merkezine alıyor. Büyükada’nın huzurundan Beyoğlu’nun hareketli sokaklarına uzanan bu eser, İstanbul’u sadece bir mekân değil, başlı başına yaşayan bir karakter olarak kurguluyor. Yazar, romanın temellerinin Moshe Aelyon ile gerçekleştirdiği Beyoğlu üzerine derin sohbetlere dayandığını ifade ediyor.
Geçmişle günümüz arasında köprü kuran kitap, kentin zengin kültürel dokusunu kayıt altına alırken okuru bir hafıza yolculuğuna davet ediyor. İşte Yasemin Özek ile yeni romanı üzerine gerçekleştirilen o söyleşi:
İstanbul Limonatası Nasıl Ortaya Çıktı?
Romanın yazım sürecine dair ilham kaynaklarını paylaşan Yasemin Özek, hikâyenin doğuşunu şu sözlerle anlatıyor: “Bu hikâyenin çıkışı bundan beş sene öncesine dayanıyor. İkinci romanım “Angeliki ile Mehmet” okurlarla buluşmuştu ve romanın devam serisi olan “Bu Böyle Yarım Kalmayacak” üzerine çalışıyordum. Sevgili Moshe Aelyon, YouTube kanalındaki programına konuk almıştı beni. İki Beyoğlu âşığı olarak “Angeliki ile Mehmet”i ve Beyoğlu’nun eski günlerini konuştuğumuz keyifli bir program çekmiştik: “Balık Pazarı’nda Aşk…” Program sayesinde başlayan tanışıklığımız kısa sürede dostluğa dönüştü ve ortak özlemlerimiz, İstanbul sevgimiz, hayata dair sohbetlerimiz aralıksız devam etti. İstanbul’un çok kültürlü yaşamı, Adalar, Beyoğlu derken onunla yaptığımız sohbetler içimde farklı bir heyecan uyandırdı ve “İstanbul Limonatası”nı yazmaya karar verdim.”
İstanbul Romanda Nasıl Bir Rol Üstleniyor?
Şehrin hafızasındaki yerini ve romana etkisini açıklayan Özek, İstanbul’u bir karakter olarak nasıl kurguladığını şöyle ifade ediyor: “İstanbul müthiş bir şehir. Tarihten bugüne her ne yaşarsa yaşasın, devrilmez bir başrol gibi dünya sahnesinde… Sokakları, semtleri, çiçekleri, denizi ve sığdırdığı milyonlarca yaşam ile bize binlerce hikâye sunuyor. Bir taraftan hızlı bir değişime uğrarken bir taraftan da büyüsünü korumaya çalışıyor. Bu yüzden tarihe not düşmek, bir zamanların İstanbul’unu hatırlatmak ve ona kalemim el verdiğince selam etmek benim için çok kıymetli. Romanlarımda İstanbul’un bir mekândan çok karakter olmasının nedeni de bu. İstanbul’un bendeki karşılığı bir şehirden çok bir insanla ilişki gibi. Sevgimin yanı sıra beni kendine küstürdüğü, hayal kırıklığına uğrattığı ya da yorduğu zamanlar oluyor elbet. Ama bir dosttan vazgeçememek gibi ona da arkamı dönemiyorum; ne yaşamımda ne de yazdığım romanlarda.”
Hikâyede Hangi Duygular Öne Çıkıyor?
Aile baskısı ve aidiyet hissi gibi temaların altını çizen yazar, anlatmak istediği temel duyguyu şu şekilde aktarıyor: “Roman, çocukluktan yetişkinliğe uzanan bir yaşam hikâyesi olduğu için sorduğunuz tüm duyguların hepsi var. Tıpkı hayatın kendisi gibi birini diğerinden ayırmak zor. Ama insanın var olduğu her yerde aidiyet duygusu ister istemez diğerlerinden rol çalıyor. Çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri ait hissetmek. Yalnız gelip yalnız gidiyoruz ama arada geçen yıllarda ailemizle, dostlarımızla, çevremizle ve yaşadığımız şehirle hemhal oluyoruz. Görülme arzumuz tüm yaşamımız boyunca elimizden tutuyor. Bu istek kimi zaman bizi olmadığımız gibi konuşmaya ya da davranmaya itebiliyor. Halbuki hepimiz bir bütünün parçası olsak da tüm duygularımızla biriciğiz. Bunun farkına vardığımızda birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek ve ilişkilerimizi daha sahici kurabilmek mümkün oluyor. Bu romanda da hayatın bizi farklı duygularla sınamasını, kendimize ve özümüze kavuşma cesaretini anlatırken; ön yargılardan uzak, saygıyla bakabilmenin altını çizmek istedim.”
Müzik ve Mekân Atmosferi Nasıl Şekillendiriyor?
Büyükada’nın kokularından Ajda Pekkan ezgilerine kadar romandaki atmosferik unsurların önemini Özek şu sözlerle belirtiyor: “Yazdığım bütün romanlarda müzik ve mekân en az karakterler kadar öne çıkıyor. Özellikle de müzik. Çünkü hem evrensel hem de çok güçlü bir hafıza kaydı. Eminim ki pek çok insan, yıllar sonra bir şarkıyı duyduğunda onunla ilgili anısını aynı duygularla hissedebiliyor. Dolayısıyla müzik bir zaman yolculuğu… Keza koku da öyle. Bir insanın yaşamının farklı evrelerini anlattığım bu romanda, karakter kadar okurun da bu yolculuğa çıkmasını istedim. Dario’nun izinde kendi çocukluğunu, kendi İstanbul’unu ve kendi şarkılarını anımsamasını arzuladım. Bu yüzden bir dönemin hafızasını taşıyan şarkılar ve şehrin değişmeyen kokuları benim için çok güçlü araçlara dönüştü.”
Toplumsal Roller ve Yüzleşme Süreci Nasıl İşleniyor?
Dario karakterinin hikâyesini ve kırk yaş eşiğinin önemini vurgulayan Yasemin Özek, toplumsal beklentilere dair şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ben daha çok bir insanın kendisiyle yüzleşmesine ayna tutmak istedim. Dario bu yüzleşmesini kırk yaşında yaşıyor. Çünkü bana göre kırk yaş, insan hayatında önemli bir eşik. Hayat tecrübesinin belirginleştiği ve insanın kendine daha dürüst bakabildiği bir dönem. Çocukluktan itibaren eğitim, sınavlar, hayat kurma, para kazanma, aile kurma ya da kurmama gibi pek çok telaşın içine giriyoruz. Kimimiz ebeveyn oluyor, kimimiz daha yalnız bir yaşam kuruyor ama hep eksik olana karşı bir suçluluk duygusu ve başaramama korkusu taşıyoruz. Ailelerimizin beklentileri, bizim karşılayabildiklerimiz, mecburiyetlerimiz ve kalbimizden geçenler birbirine karışıyor. Kırk yaş ise biraz daha rahatlama, kendini olduğu gibi kabul edebilme cesareti veriyor insana. Kendini dinlemeye daha açık, daha farkında olduğun bir yaş… O zamana kadar taşıdığımız yükler, kabuk bağlamış yaralar ve hayal kırıklıkları su yüzüne çıkıyor. Biraz cesaret gösterdiğimizde de değişim başlıyor. Herkesin değişimi başka bir hikâyeyle geliyor. Dario’nunki de öyle.”
Gerçeklik ve Kurgu Dengesi Nasıl Sağlandı?
Esin kaynağı olan Moshe Aelyon’un anlatılarıyla kurgu arasındaki bağı yazar şöyle açıklıyor: “Aelyon ile dostluğumuz ve hayata dair sohbetlerimiz hep devam etti, hâlâ da ediyor. Onun anlattıkları benim için önemli bir esin kaynağı. Ama bir taraftan da hayatın kendisi başlı başına ilham veriyor. Yaşadığımız şehirden sohbet ettiğimiz insanlara kadar gerçeklik ve kurgu daima iç içe. Bunun için bütün duyularınızla hayatı gözlemlemeniz yeterli. Ben de bugüne dek yaptığım gözlemlerle romandaki karakterin elinden tuttum ve onun bana hissettirdiklerinin peşine düşerek ikisini harmanladım.”
Yazar Yasemin Özek, son eseri “İstanbul Limonatası” ile okurları kentin çok kültürlü mavisinden kimlik sancılarına ve insanın özüne dönüş yolculuğuna çıkarıyor. Büyükada’dan Beyoğlu’na dek uzanan bu anlatı, İstanbul’un unutulmaya yüz tutmuş hafızasını günümüze taşıyor.




