Radyodan yayılan kederli bir melodi, dışarıdaki güneşli bahar havasıyla tam bir zıtlık oluşturuyor. Zihnin bu hüzünden uzaklaşma çabası, geçmişteki bir anıyı tetikliyor. Üniversite döneminde, balıkçılar kahvesinin önündeki dalgakıranlarda oturup arkadaşlarla beraber şiirler ve şarkılar mırıldanırdık. Küçük İskender’in o unutulmaz “De gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir / sevgi, bitmiştir güven! / güven bana gülüm!” mısralarını barındıran “De Gülüm” şiiri de o günlerin bir parçasıydı. O zamanlar hüzün hayatın içindeydi ve taşınabilir bir duyguydu; ancak bugün aynı melodi ağır gelmeye başlıyor.
Kırılganlık nedir ve neden rahatsız edicidir?
Pek çok insan için kırılgan olmak, beraberinde huzursuzluk getiriyor. Eugenio Borgna, ‘Şu Bizim Kırılganlığımız’ isimli eserinde, günümüz dünyasının bu hali gereksiz ve hastalıklı bir durum olarak kodladığını belirtir. Oysa kırılganlık, içinde derin bir duyarlılığı ve ifade edilemeyenle kurulan o ince bağı barındırır. Başkalarıyla gerçek bir yakınlık kurmanın yolu bu incelikten geçer. Fakat bugün, hüznü taşıyamama hali ile kırılganlık arasında bir gerilim yaşanıyor. Bazı duygulara hayatımızda alan açmadıkça, onların üzerimizdeki baskısı giderek şiddetleniyor.
Modern toplumda acı nerede duruyor?
Marguerite Duras’ın ‘Acı’ kitabında geçen “Böylesi bir acı, boğuyor, kendi de hava alamıyor. Acının yere ihtiyacı var. Sokaklarda amma çok insan var, büyük bir ovada, tek başıma yürüseydim keşke” ifadesi, kederin yaşanabilmesi için gereken alanı çok net tarif ediyor. Ancak bu eserin yazıldığı 1945 yılından bu yana, hayatımızda acıya ayırdığımız yer giderek daraldı. Bugün Michelle Pfeiffer’ın ‘The Madison’ dizisindeki yas, öfke ve çaresizlik dolu performansı, bu duygunun modern dünyadaki sıkışmışlığını hatırlatıyor.
Algofobi ve acıdan kaçışın sonuçları nelerdir?
Byung-Chul Han, ‘Palyatif Toplum’ adlı çalışmasında “algofobi” yani acıdan korkma fenomeninden bahseder. Günümüzde insanlar aşk acısı dahil her türlü kederden kaçınma eğiliminde. Ancak bu kaçış acıyı yok etmiyor; sadece şekil değiştirerek daha karmaşık bir “boşluk acısı” haline getiriyor. Byung-Chul Han’a göre bu durum siyasete de yansıyarak, her şeyin olduğu gibi devam etmesini isteyen bir uyuşma haline yol açıyor.
Yas süreci nasıl ve neden değişti?
Hızla değişen dünyada, bir kaybın yasını tam olarak tutamadan bir diğeriyle karşılaşıyoruz. Bu hız, içimizde tamamlanmamış yas koleksiyonları biriktiriyor. Aynı zamanda ölüm de hayatın merkezinden uzaklaşarak hastanelere ve bakımevlerine hapsediliyor. Bu mesafe yasın temellerini sarsarken, dil de bu değişime eşlik ediyor. “Öldü” demek yerine “aramızdan ayrıldı” gibi ifadelerin kullanımı, ölümün gerçekliğini ve ağırlığını silikleştiriyor.
Yaşamı hayatta kalmaya feda mı ediyoruz?
Dalgakıranın üzerinde şiirler söylerken ölüm korkusunun bu denli baskın olmadığını fark ediyorum. Belki de acıdan uzaklaşırken aslında ölümle aramıza yapay bir mesafe koymaya çalışıyoruz. Byung-Chul Han’ın kitabında belirttiği gibi: “Hayatı yaşanır kılan ne varsa hepsini hayatta kalma uğruna seve seve feda ederiz.” İşte bu yaşanamayan hayatın yası, belki de bugünün insanını bu kadar kırılgan kılan asıl sebeptir. Balıkçılar kahvesindeki yerimden doğrulurken, radyodaki hüzünlü şarkının sesini biraz daha açıp pencereyi bahar havası için sonuna kadar aralıyorum.




