Bilgisayar tuşlarına bazen büyük bir neşeyle, bazen öfkeyle, bazen de sıradan duygularla basarak yazılarımı kaleme alıyorum. Metnim nihayete erdiğinde, kimi zaman masadan hırsla kalkıyor, kimi zaman da derin bir nefes alarak kayıt düğmesine dokunuyorum. Kaleme aldığım her ifadenin sorumluluğunu taşıdığımın bilincindeyim. Tercih ettiğim bazı sözcükler beğeni toplarken bazıları eleştiriliyor; ancak her durumda bana vaktinizi ayırdığınız için şükranlarımı sunuyorum.
“Kör” Kelimesinin Tercihi ve Toplumsal Tepkiler
Kullandığım “kör” ifadesi nedeniyle bana sitem edenlere, “Ama ben körüm ve köre kör denir” şeklinde yanıt veriyorum. Elbette bu durumu rastgele değil, her hafta konuyla ilintili bir hatıram ya da olay üzerinden temellendiriyorum. Hatta öyle ki anlatacak anılarım tükenme noktasına geldi. Şaka yollu, “Dışarıda biraz dolaşıp geleyim de başıma bir şeyler gelsin” dediğimde annem, “Tövbe oğlum, o nasıl söz” diyerek endişesini dile getiriyor.
Edebiyatın Dilinde “Kör” Sözcüğü
Geçtiğimiz günlerde Storytel isimli platformda Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerine rastladım. Daha evvel yalnızca ‘Gulyabani’ isimli romanını okumuş biri olarak, üstadın diğer yapıtlarına kendimi kaptırdım. Dikkatimi çeken en önemli detay, yazarın birçok eserinde körlerden “kör” olarak bahsetmesi oldu. Merakımı gidermek adına PDF formatındaki pek çok kitabı inceleyerek kelime taraması yaptım. En az 20-30 farklı yazarın, 50-60 kitabında bu sözcüğü defalarca ve çeşitli anlamlarda kullandığını saptadım.
Ben de gerek kendimi gerekse benimle aynı durumu yaşayanları tarif ederken bu kelimeyi kullanmakta bir beis görmüyorum. Şimdiye dek görme engelli dostlarımdan bir şikayet gelmese de gören kişilerin tepki göstermesi dikkat çekici. Elbette onlar da kendi pencerelerinden haklı olabilirler. Ancak kelimenin bir suçu yok; o sadece biz ona hangi anlamı yüklersek onu temsil ediyor.
120 Yıllık Değişmeyen Toplumsal Nezaketsizlik
Bu hafta boyunca Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın seslendirilmiş tüm eserlerini dinleme fırsatı buldum. 1910’lu yıllarda kaleme alınan bir romanda (ismini anımsayamasam da), bir arkadaşımın geçen hafta metrobüste yaşadığı gözüne dirsek gelmesi olayının neredeyse aynısı anlatılıyor. Ancak bu sefer olay metrobüste değil, tramvayda vuku buluyor. Yazar o dönemde şu soruyu soruyor: ‘Tramvaya doğru düzgün binemezken başka şeyleri nasıl düzelteceğiz’. Aradan geçen 120 yıla rağmen hiçbir şeyin değişmemiş olması karşısında üzülsem mi yoksa sinirlensem mi bilemiyorum. Günlük hayatın akışında bir ulaşım aracına binmeyi dahi beceremiyorsak; görme engelli, ortopedik engelli ya da işitme engelli demem bir şeyi değiştirecek mi? Sözde kalan bir kibarlığı sürdürsek bile, bir asırdan fazladır süregelen bu bedensel kabalığı nasıl aşacağız?
Gerçek Eşitlik Tartışılmalı
Netice itibarıyla, kendi durumumdan bahsederken “kör” demeye devam edeceğim. Toplumdaki yerimiz henüz eşitlenmemişken ve hala bir “zavallılık” imajıyla anılırken, bana göre en isabetli tanım budur. Şüphesiz bu durumun ötesine geçmeye çalışan ve fırsat eşitliği için çabalayanları tenzih ediyorum.
Başkalarının ne dediğini önemsemiyorum; iş ve sosyal yaşantıda ne zaman sorunsuz bir şekilde bir araya gelir, aynı mekanlarda hep beraber çalışır, eğlenir ve yaşarsak, işte o gün “köre ne denileceğini” yeniden konuşuruz. Herkese iyi pazarlar dilerim. Görmeyenlere “kör” dememe tepki gösterenlerin, bu hassasiyeti toplumsal eşitlik söz konusu olduğunda da gösterip göstermediklerini merak ediyorum.




