Ezgi Hamzaçebi, Canavarların Vaatleri (Türkçe Feminist Spekülatif Kurmacaya Dahil Olanlar) isimli çalışmasında, canavar kavramının insanın kendi tanımından ve dünyayla kurduğu münasebetten koparılamayacağını vurguluyor. Yazarın ortaya koyduğu bu tanım, bizi insanın kendine benzemeyen her unsuru dışladığı ve ötekileştirdiği bir düzleme taşıyor. Bu dışlama eylemi aslında bir ayna vazifesi görerek; dışarıda bırakılanın mı yoksa dışlayanın mı daha güç bir durumda olduğu ve nasıl bir varoluşun mümkün olduğu sorularını akıllara getiriyor.
Hamzaçebi’nin küratörlüğünü üstlendiği ve Hara’da sanatseverlerle buluşan Canavarların Vaatleri sergisi, “canavar” olarak nitelendirilen insan ve insan dışı bedenlerin temsillerini odağına alan on sanatçıyı bir araya getiriyor. Sergide yer alan isimler arasında A. Serkan Aka, Canavar, Hilal Polat, İrem Aydın, Lara Ögel, Ömer Tevfik Erten, Seçil Epik, Şafak Şule Kemancı, Yaşam Şaşmazer ve Zeynep Kılınç bulunuyor.
Eşikte Kalma Hali ve Sınırların Çözülüşü
Sanatçılar; video, fotoğraf, yerleştirme ve heykel gibi çeşitli mecralar aracılığıyla canavar kavramını, kimlikleri ve bedenleri belirli kategorilere hapsetmek yerine eşikte ve askıda kalma durumları üzerinden yorumluyor. Bu yaklaşım sayesinde işlerde; canlı ile cansız, insan ile insan olmayan, yapay ile doğal, atık ile işlevsel ve bastırılmış olan ile görünür olan arasındaki keskin çizgiler sürekli yer değiştiriyor, bulanıklaşıyor veya tamamen ortadan kalkıyor.

Sergide mutasyon, kusur, karanlık ve hibritlik birer sapma olarak değil; aksine direncin, potansiyelin ve farklı var olma imkanlarının birer izi olarak sunuluyor. Etkinlik, canavarı bir korku unsuru olarak değil, sınıflandırma çabalarına karşı duran, farklı zaman dilimlerini iç içe geçiren ve henüz netleşmemiş geleceklerin habercisi olan bir eşik figürü olarak konumlandırıyor.
Feminist Spekülatif Kurmacadan Görsel Sanatlara
Sergiyi anlamlandırmak için Hamzaçebi’nin Canavarların Vaatleri kitabındaki tartışmalara da göz atmak önem arz ediyor. Yazar, canavarı sadece dışlanan bir “öteki” olarak değil, normun sınırlarını belirgin kılan bir eşik olarak tarif ediyor. Feminist spekülatif kurmaca bağlamında canavar; ikili karşıtlıkları, sabit kimlikleri ve hiyerarşik yapıları altüst eden bir imkan alanı yaratırken, insan merkezli bakış açısının ötesindeki varoluşları düşünmeye kapı açıyor. Bu noktada canavar, bir temsilin ötesine geçerek zamanın, kimliğin ve bedenin katı tanımlarını eriten bir düşünme aracına dönüşüyor.
Sergi kurgusunda Hamzaçebi, canavarı bir korku nesnesi olmaktan çıkararak onu potansiyel bir bilgi sahası olarak değerlendiriyor. Eserler, bu düşünsel vaadi görsel ve materyal bir boyuta taşıyarak izleyiciyi belirsizlik, dönüşüm ve tanımlanamayanla yüzleşmeye sevk ediyor. Böylece canavar, yeni bir bilme biçiminin ve başka türlü var olmanın eşiğinde duran bir figür kimliği kazanıyor.
Sanatçıların Kendi Anlatıları Üzerine
Serginin, kitabın kelimesi kelimesine bir görsel aktarımı veya doğrudan uzantısı olarak tasarlanmaması dikkat çekici bir detaydır. Hamzaçebi’nin de ifade ettiği üzere, serginin temelini sanatçıların kendi hayal dünyalarından süzülen hikayeler oluşturuyor. Kimi zaman kolektif mitlere, kimi zaman ise bireysel tecrübelere dayanan bu eserler, sergiyi tek bir bakış açısına hapsetmek yerine izleyicinin kendi hikayesiyle dahil olabileceği bir platforma dönüştürüyor.
Tarihsel süreçte “tehdit” olarak görülen canavar figürü, burada bilinçli bir şekilde bu algının tersine çevrilmesiyle ele alınıyor. Canavar, sınıflandırılamaz bir potansiyel olarak görülürken, bilginin inşa edilme süreçlerini ve sınırların nasıl çizildiğini de ifşa ediyor. Hamzaçebi’nin literatürden ödünç aldığı “musallat olma” kavramı, görsel düzeyde de hissediliyor; eserler izleyiciyle kurdukları temasla bir tür sızma ve yer değiştirme hali yaratıyor.

Serginin bir diğer önemli boyutu, deformasyon, mutasyon ve kusuru bir eksiklik yerine üretken bir saha olarak tanımlamasıdır. Günümüzün kusursuzluk ve optimizasyon odaklı estetik anlayışına karşı bu çalışmalar bir direnç sergiliyor. Zeynep Kılınç’ın merak ve hayreti merkeze alan bakışından, Hilal Polat’ın yarı-oluş durumlarına; A. Serkan Aka’nın materyallerle kurduğu kontrol dışı ilişkiden, Ömer Tevfik Erten’in dijital hataları bir geri dönüş olarak işlemesine kadar tüm üretimler, kusurun aslında bastırılan potansiyelleri tetikleyen bir eşik olduğunu kanıtlıyor.
Bu çerçevede sergi, sadece canavarı değil, görme alışkanlıklarımızı da dönüştürmeye bir davet niteliği taşıyor. Belki de en can alıcı nokta, sanatın bize sadece farklı dünyaları göstermekle kalmayıp, o dünyalarla kuracağımız ilişkiyi de öğretmesidir. Canavar, kesinlikten feragat etme cesaretini vaat ederek, bizi yeni bir epistemolojinin ve varoluşun sınırlarına taşıyor.
Kırılgan Bir Kavram
Eserlerin çoğunda canavar kavramının tekil bir imgeden sıyrılarak çoğul bir deneyim alanında varlık bulduğu görülüyor. Bazı işlerde beden parçalanıp formunu yitirerek farklı varlıklara evrilirken; bazılarında ise sentetik, organik, kırılgan veya atık malzemeler bu dönüşümün aracısı oluyor. Serginin yarattığı gerilim, tanıdık ile yabancı arasındaki o ince çizgide hayat buluyor. Bu noktada canavar, korkunç olanın ötesine geçerek, bilinmeyenle kurulan bir ilişki biçimi haline geliyor.




